ABD’nin önde gelen yayın organlarından The Washington Post’da, İran savaşı sonrası Ortadoğu’da değişen güç dengeleri, Türkiye’nin yeni bölgesel güvenlik arayışları ve Ankara-Tel Aviv hattında giderek büyüyen stratejik rekabetin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Türkiye’nin İran savaşıyla birlikte hem ABD’nin bölgedeki belirsiz politikalarından hem de İsrail’in giderek daha agresif hale gelen güvenlik yaklaşımından rahatsızlık duyduğuna dikkat çekilen analizde, Ankara’nın bu süreçte “bölgesel sahiplenme” stratejisi kapsamında Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır gibi ülkelerle yeni güvenlik ortaklıkları geliştirmeye çalıştığına vurgu yapıldı.
Analizde ayrıca; Trump yönetiminin Ortadoğu politikalarının NATO müttefikleri arasında oluşturduğu güvensizlik ortamı, Türkiye’nin bölgesel güç olma hedefleri, İsrail ile artan jeopolitik rekabeti ve İran savaşı sonrasında Ortadoğu’da oluşabilecek yeni güvenlik mimarisine ilişkin değerlendirmelere yer verildi.
İşte The Washington Post’da yayınlanan analiz:
Trump yönetimi İran’a karşı yürüttüğü savaştan “kazanılmış” bir çıkış yolu ararken, Türkiye ise Ortadoğu’daki değişen güç dengesine göre yeni adımlar atıyor.

Bu süreçte Ankara; İsrail ile büyüyen rekabeti dikkate alırken aynı zamanda yeni güvenlik ortaklıkları inşa etmeye çalışıyor.
Zira; NATO üyesi olan ve İran ile yaklaşık 560 kilometrelik kara sınırına sahip Türkiye açısından savaş yalnızca bölgesel bir kriz değil, aynı zamanda ittifak içindeki gerilimleri derinleştiren bir gelişme olarak görülüyor.
Ankara’da hakim olan değerlendirmeye göre ABD ordusu er ya da geç bölgeden geri çekilecek ve bu durum Türkiye’nin sınır hattında hem yeni bir kaos alanı hem de daha cesaretlendirilmiş bir İsrail bırakacak.
Bu nedenle Türk karar alıcıları son dönemde “bölgesel sahiplenme” olarak adlandırılan yeni bir yaklaşımı öne çıkarıyor ve bu yaklaşım, bölgesel aktörlerin dış güçlerden bağımsız biçimde ortak hareket ederek kendi güvenlik mimarilerini oluşturmalarını hedefliyor.
Ankara bu kapsamda Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır gibi önemli ülkelerle yeni güvenlik iş birlikleri üzerine görüşmeler yürütüyor.
Suriye sonrası oluşan yeni denklem
Türkiye destekli muhalif güçlerin Beşşar Esed yönetimini devirmesi ve İran destekli milis yapıların zayıflaması, Ankara açısından önemli bir stratejik fırsat oluşturdu. Ancak İran savaşı bölgesel dengeleri öngörülemeyen biçimde yeniden şekillendiriyor.

Ankara özellikle Körfez ülkelerinde artan güvenlik kaygılarından faydalanmaya çalışıyor.
İran’ın füze ve İHA saldırıları, ABD güvenlik şemsiyesinin sınırlarını yeniden tartışmaya açarken Türkiye bu boşlukta alternatif bir bölgesel güvenlik aktörü olarak öne çıkıyor.
Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Katar ziyareti sırasında yaptığı açıklamada bölge ülkeleri arasında dayanışmanın artırılması gerektiğini vurguladı. Fidan’a göre artık bölgedeki tüm aktörler, sorunların çözümünün dış güçlerden beklenemeyeceğini anlamış durumda. İran savaşı da Ankara açısından bu gerçeğin en somut örneklerinden biri olarak görülüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Türkiye’yi hem Rusya-Ukrayna hem de ABD-İran arasında konuşabilen nadir ülkelerden biri olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Ankara, gerektiğinde askeri olarak sahaya müdahil olsa da diplomatik kanalları açık tutabilen bir güç profili çiziyor.
Türkiye’nin askeri kapasitesi ve sınırları
Türkiye, ABD’den sonra NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olması ve gelişmiş savunma sanayii sayesinde bölgenin en önemli askeri aktörlerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Özellikle silahlı insansız hava araçları Ankara’nın askeri kapasitesinin sembollerinden biri haline gelmiş durumda ve Türkiye’nin Karadeniz’e açılan Boğazlar üzerindeki kontrolü de stratejik önemini artırıyor.
Trump dönemi ve Washington’a güvensizlik
Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü yalnızca ABD’nin rakipleriyle değil, müttefikleriyle ilişkilerini de derinden etkiledi.
Trump yönetimi NATO’daki Avrupalı müttefikleri sert biçimde eleştirirken, seçim kampanyasında karşı çıktığı halde Ortadoğu’da yeni bir savaşa girişti ve zaman zaman geleneksel ortaklarının çıkarlarını göz ardı etti.

Türk yetkililer bu süreçte Kanada ve Avrupa ülkelerinin de Washington’a karşı daha temkinli pozisyon aldığını düşünüyor. Ankara’ya göre ABD artık öngörülebilir bir ortak olmaktan uzaklaşıyor.
Trump’ın yeniden göreve gelmesi sonrasında Türkiye, özellikle F-35 programından çıkarılması gibi krizlerin ardından ilişkilerde yeni bir başlangıç umut etmişti. Erdoğan ile kişisel düzeyde daha olumlu ilişkiler kurulsa da tam anlamıyla stratejik bir normalleşme sağlanabilmiş değil.
İsrail ile büyüyen stratejik rekabet
Ankara’nın en büyük kaygılarından biri ise giderek daha kontrolsüz hareket eden bir İsrail’in ortaya çıkması. Türk tarafı, ABD desteğini arkasına alan Tel Aviv yönetiminin askeri baskıyı bölgesel stratejinin merkezine yerleştirdiğini düşünüyor.

Son bir yıl içerisinde İsrail’in Suriye, Lübnan, İran ve Katar’a yönelik saldırıları ile Suriye ve Lübnan’da bazı bölgeleri işgal etmesi Ankara’daki endişeleri daha da artırdı. Türkiye’ye göre İsrail kendi çıkarları için bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmaktan çekinmeyen ve gerektiğinde ABD’yi de kendi çizgisine çekebilen bir aktör konumunda.
İsrail tarafı ise Türkiye’yi İsrail karşıtı yapılarla fazla yakın olmakla suçluyor ve Ankara’yı Ortadoğu’daki en önemli rakiplerden biri olarak görüyor.

Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in “Türkiye yeni İran’dır” açıklaması ve Ankara’nın “Pakistan destekli düşmanca bir Sünni eksen” oluşturmaya çalıştığını iddia etmesi dikkat çekti.
Buna karşılık Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran savaşı sonrasında bazı çevrelerin Türkiye’yi yeni düşman ilan etmeye çalıştığını söyledi.
Kontrollü gerilim dönemi
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler geçmişte askeri tatbikatlar ve savunma iş birlikleriyle şekillense de Gazze savaşı sonrasında ilişkiler ciddi biçimde gerildi. Erdoğan ile Netanyahu arasındaki sert söylem savaşı bu gerilimi daha görünür hale getirdi.

Ayrıca İsrail’in Yunanistan ile savunma ilişkilerini derinleştirmesi de Ankara tarafından dikkatle takip ediliyor.
Buna rağmen Türk yetkililer doğrudan askeri çatışma istemediklerini vurguluyor.
Ancak diğer yandan da, Ankara’nın İsrail’e verdiği temel mesajın “hazırız” olduğu belirtiliyor.
Sonuç olarak İran savaşının nasıl sonuçlanacağından bağımsız şekilde Türkiye ve İsrail’in Ortadoğu’nun en güçlü iki askeri aktörü olarak öne çıkacağı değerlendiriliyor.
Bu iki ülkenin birbirleriyle kuracağı ilişki biçimi ise yalnızca ikili dengeleri değil, tüm bölgenin geleceğini belirleyecek temel unsur olarak görülüyor.

