ABD merkezli yayın organlarından The Spectator’da, Donald Trump’ın yeniden göreve dönmesi sonrası ABD ile Avrupa arasında giderek derinleşen siyasi ve stratejik kırılmanın değerlendirildiği dikkat çekici bir analiz yayınlandı.
Avrupa’nın uzun yıllardır ABD’ye bağımlı güvenlik mimarisinden rahatsız olduğuna dikkat çekilen analizde; Trump’ın özellikle İran savaşı sonrası Avrupa liderleriyle yaşadığı gerilimlerin, transatlantik ilişkilerde ciddi bir güven krizini ortaya çıkardığı tespiti yapıldı.
Analizde, Trump yönetiminin Avrupa Birliği’ni “ulus devletlerin başarısını gölgeleyen bürokratik bir yapı” olarak gördüğü belirtilirken; Avrupa’nın ise kolektif savunmayı ortak medeniyet anlayışından çok “ortak demokratik değerler” üzerine inşa etmek istediği vurgulandı.
Analizde ayrıca; Trump döneminin yalnızca geçici bir siyasi kriz değil; Batı dünyasının “medeniyet”, “kimlik” ve “ittifak sistemi” anlayışında köklü bir dönüşümün işareti olabileceği ifade edildi.
İşte The Spectator’da yayınlanan analiz:
Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in geçtiğimiz günlerde, Donald Trump’ın İran savaşında “küçük düşürüldüğünü” söylemesi üzerine Başkan, Almanya’nın gelecek on yıllardaki savunma stratejisini üzerine kurduğu uzun menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasını iptal ediyor.

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in İran konusunda katı bir tarafsızlık izlemesi ve ülkesindeki üsleri kullanım dışı ilan etmesi üzerine Trump, İspanya’nın NATO’dan çıkarılması gerektiğini söylüyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın, kendisine danışılmadan girilen bir savaşta ülkesinin donanmasını feda etmekte tereddüt etmesi üzerine Trump bir hafta boyunca onunla kamuoyu önünde alay ediyor.
Donald Trump’ın yeniden iktidara dönmesinden bu yana geçen 18 ay boyunca Atlantik ittifakını izleyen sıradan bir gözlemci, Beyaz Saray’ın Avrupa’yı Amerikan askeri ve ekonomik güvenliğinin temel taşı olarak görmediğini düşünebilir.
Ama tuhaf biçimde, hâlâ öyle görüyor.
İlişkilerin felakete dönüşmesinin nedenleri
Transatlantik ilişkiyi felakete dönüştüren iki unsur birleşti. İlki psikiyatrik. Donald Trump, en iyi yaptığını düşündüğü şeyi yapmak için gerekli zihinsel disipline sahip değil: anlaşma yapmak.

İkincisi ise tarihsel ölçekte bir gelişme. Avrupalılar uzun zamandır huzursuz. Kendilerine tepeden bakan ve keyfi davranan bir müttefikten bağımsızlık ilan etmek onlarca yıllık bir proje. Bu durum özellikle, Avrupa’nın tarihi uluslarının canlılığını emerek başkenti Brüksel olan bir Avrupa Birliği inşa etmek isteyen siyasetçiler için geçerli.
Şu anda Trump’ın oluşturduğu geçici ve taktiksel tehlike, Avrupalıları Brüksel’in temsil ettiği daha kalıcı ve stratejik tehlikeye doğru itiyor.
Avrupa Birliği’nin merkezindeki yanılsama
Avrupa Birliği’nin merkezinde bir yanılsama bulunuyor. Liderleri, Soğuk Savaş sırasında Batı medeniyetini kurtarmada büyük rol oynadıklarına inanıyorlar ki bu doğru. Ancak bunu Avrupa Birliği’ni inşa ederek yaptıklarına da inanıyorlar ki bu açıkça yanlış.

Çünkü Avrupa Birliği’ni kuran Maastricht Antlaşması, Soğuk Savaş bittikten yıllar sonra kabul edildi. Trump yönetiminin bakışına göre NATO’nun zaferi ulus devletlerin gerçek bir başarısıydı; Avrupa Birliği ise onu yöneten siyasetçiler dışında kimseye hizmet etmeyen akademik bir ütopya. Trump aykırı ve kontrolsüz davrandığında bile bu tartışmada üstün gelen taraf oluyor.
Ortak değerler ve medeniyet tartışması
Bu kopuş başka bir şekilde de açıklanabilir. J.D. Vance, 2025 Münih Güvenlik Konferansı’nda Trumpçı projenin temelini ortaya koydu: Batı’yı işgale, siyasi doğruculuğa ve seçim yolsuzluklarına karşı korumak.

Vance’in konuşması NATO liderlerini dehşete düşürdü. Alman Marshall Fonu’ndan iki analist olan Jackson Janes ve Markus Ziener’in yakın tarihli bir yazıda açıkladığı gibi, bunun nedeni Washington’ın ittifak üyelerine “ortak köken temelinde bir medeniyet kulübü” önermesi gibi görünmesiydi; Avrupalılar ise kolektif savunmalarını “ortak demokratik değerler” üzerine kurmak istiyordu.
Bunlar Brüksel’in uzun süredir dile getirdiği görüşler. Ancak mevcut çıkmazı ya da kalıcı anlaşmazlığı açıklamak için yeterli değiller. “Değerler”, sadece ideolojinin başka bir adı. İnsanlara ideoloji ile medeniyet arasında seçim yapmaları söylendiğinde, özgür insanların çoğu medeniyeti seçer. Batı Soğuk Savaş’ı böyle kazandı: bizim medeniyetimiz onların ideolojisini yendi.
Medeniyetler değerlerden daha büyüktür. Dahası, ortak köken üzerine kurulmuş olmalarında da sorun yoktur. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü bir Dünya Antlaşması Örgütü değildir. Adındaki “Kuzey Atlantik”, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini yer değiştirmiş bir Avrupa medeniyeti olarak gördüğünü yansıtıyordu.
Göç politikaları ve kimlik dönüşümü
Bu durum, Başkan Lyndon Johnson’ın 1960’ların ortasındaki göç reformlarıyla değişmeye başladı. Johnson, Avrupa kimliğini reddediyordu. ABD göç politikasındaki etnik kriterleri “Amerikan ulusunun yönetiminde acımasız ve kalıcı bir yanlış” olarak tanımlıyordu. Johnson’a göre “ülke, çok sayıda kaynaktan beslendiği için gelişmişti.”

Bu bir yanlış anlama, her ne kadar ne demek istediği anlaşılabilse de. Ülke aslında tek bir Avrupa medeniyeti akımından beslendiği için gelişti. Bu gelenek, ticaret odaklı ve çalışkan insanlara gerçekten açık olan bir yapıydı.
Johnson’ın önerdiği nötr ulusal kimlik popüler olmadı. Dolaylı biçimde Donald Trump’ı 2016’da iktidara taşıdı. Avrupalılar da “değerler” temelli göç politikalarını sevmiyor. Trump’ın seçim isyanı, İngiltere’nin bu ay yerel seçimlerde yaşadığı dönüşüme benziyordu.
2022’de kazandığı iki belediye meclisi koltuğundan sonra göç karşıtı Reform Partisi temsilci sayısını 1.454’e çıkardı ve bu durum iki büyük partinin çöküşünü beraberinde getirdi. Kıta Avrupa’sındaki geleneksel partiler de daha iyi durumda değil. Almanya’da Merz tarihî düşük seviyelerde seyrediyor. Almanya için Alternatif Partisi’nin, Trump’ın İran’daki hatasından yararlanarak gelecek Eylül ayında Sachsen-Anhalt’ta iktidarı ele geçirmesi mümkün görünüyor.
Avrupa’nın dönüşümü
Üstelik Avrupa değişken bir yapıya sahip. Modern diplomasinin en büyük gizemlerinden biri, Joe Biden’ın 2022 başında Rusya’ya karşı Ukrayna’yı savunmak için Avrupa’yı harekete geçirmeye çalıştığı dönemde isteksiz davranan Avrupalı liderlerin bugün nasıl birer “Rambo”ya dönüştüğü.

Zirvelerde Trump’ın Kiev için yeterince şey yapmamasına öfke kusuyorlar. Rusya’nın Ukrayna’ya yaptıkları için kullandıkları resmi ve propagandif bir ifade bile var: “tam ölçekli işgal.” Sanki Ruslar Ukrayna’yı her gün belli ölçüde işgal ediyormuş gibi.
Dünyanın içinden geçtiği tehlikeli dönem
Dünya bu nedenle son derece tehlikeli bir dönemden geçiyor. Ancak tehlikenin akut olması, geçici olduğu anlamına da geliyor. Trump’ın kesintisiz müdahaleciliğini destekleyen büyük bir toplumsal taban yok.

Amerikalılar ondan bunu beklemiyordu ve şimdi yaptıklarından hoşlanmıyorlar. Nicolás Maduro ve eşini Caracas’tan kaçırmaya yönelik operasyon, Trump’ın övünmelerine rağmen popülaritesini hiç artırmadı. İran ise Trump’a sadece popülerliğini değil başkanlığını da kaybettirdi. Reform yapmaya zorlamak amacıyla Küba üzerindeki baskıyı artırmaya karar verirse de Güney Florida dışında kimse ona teşekkür etmeyecek.
Amerikalılar, işleri yeniden rayına oturtmak için göz ardı etmek zorunda kaldıkları kabalık ve yolsuzluktan utanacak ve bunun emsal olarak hatırlanmasını istemeyecekler. Bu nedenle onu hafızalarından silecekler; tıpkı eski Western filmi Shane’de kasaba halkının ölümcül koruyucusuna duyduğu bağı unutması gibi.
Bu durum İspanya’nın Franco’ya veya Şili’nin Pinochet’ye yaptıklarına benziyor. Avrupa ile Amerika arasındaki “değerler” ayrışması da zamanla kendi kendine iyileşebilir ve aslında önemli olanın “medeniyet” olduğu ortaya çıkabilir.
Avrupa’nın temel paradoksu
Sonunda Avrupa Birliği, kuruluşunun merkezindeki paradoksla yüzleşmek zorunda kalacak. Avrupa tarih boyunca birbirleriyle çekişen egemen devletlerin toplamı olarak büyüktü. Bürokratik belirsizlikleri korumaya adanmış bir konfederasyon olarak büyük değil.

Eğer tek bir amacı olacaksa, evet, birilerinin ona liderlik etmesi gerekir. Ancak Avrupa ulusları arasındaki kardeş rekabeti, içlerinden herhangi birinin liderlik etmesine izin vermeyecek kadar güçlü.
Avrupa ancak dışarıdan yönetilebilir; yüzyıllar boyunca Hristiyanlığın yaptığı gibi ya da Soğuk Savaş sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı gibi. Ancak bugün ortaya çıkan sonuçlar giderek daha tartışmalı görünüyor.

