ABD’nin önde gelen yayın organlarından Newsweek’de, İran ile ABD arasında artık kırılgan bir ateşkese dönüşen savaşın geleceğine ve Trump yönetiminin önündeki seçeneklere dair dikkat çekici bir analiz yayınlandı.
Analizde, savaşın ilk aşamalarında ABD’nin askeri üstünlüğünü sahaya net biçimde yansıttığı, İran üzerindeki baskının özellikle hava saldırıları ve ekonomik yaptırımlarla ciddi seviyeye ulaştığı değerlendirmesi yapılırken; gelinen noktada ise Washington’ın “nihai hedefinin” belirsizleşmeye başladığına dikkat çekildi.
Trump yönetiminin bir yandan İran’ı daha sert saldırılarla tehdit ettiği, diğer yandan ise kapsamlı bir savaşa sürüklenmenin ekonomik ve siyasi maliyetlerinden çekindiği belirtilen analizde; mevcut sürecin artık klasik bir askeri çatışmadan çok, ekonomik dayanıklılık ve siyasi irade savaşına dönüştüğü vurgulandı.
Analizde ayrıca, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı kapasitesi, enerji fiyatlarında yaşanan yükselişin ABD iç siyasetine etkileri ve Körfez ülkelerinin savaşa doğrudan dahil olma ihtimalinin yaratacağı riskler hakkında da dikkat çekici değerlendirmelere yer verildi.
İşte Newsweek’de yayınlanan analiz:
ABD ile İran arasında haftalar süren ve diplomasiye alan açan gergin ateşkes sürecinin artık çözülme noktasına geldiği görülüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Axios’a yaptığı açıklamada İran için “saat işliyor” ifadelerini kullanırken, Tahran’ın daha iyi bir teklif sunmaması halinde “çok daha sert” şekilde vurulacağını söyledi.
Trump’ın Salı günü ulusal güvenlik ekibiyle bir araya gelerek askeri seçenekleri değerlendirmesi bekleniyor. Bu durum, Washington’da yeniden askeri müdahale seçeneğinin ciddi biçimde gündeme alındığını gösteriyor.
Peki İran, Trump’ın kabul edebileceği bir noktaya gelir mi? Yoksa zamanın kendi lehine çalıştığını hesaplayarak çatışmayı sürdürmeyi mi tercih eder?
Mevcut tablo, savaşın geleceğine dair beş temel senaryoyu öne çıkarıyor.
Trump yeniden saldırırsa
Askeri seçeneklerin yeniden masaya dönmesinin temel nedeni, ABD’li yetkililere göre İran’ın nükleer program konusunda anlamlı tavizler vermeyi reddetmesi.

Beyaz Saray’ın amacı, yeni saldırılarla İran’ı yeniden müzakere masasına zorlamak, nükleer program konusunda geri adım attırmak ve Trump’ın “zorlayıcı diplomasi” stratejisinin işe yaradığını göstermek olabilir.
Trump’ın kamuoyuna verdiği mesaj oldukça net: İran teklifini geliştirmezse daha ağır saldırılarla karşılaşacak.
Ancak burada Trump açısından önemli bir risk bulunuyor. Çünkü “çok daha sert saldırı” söylemi zamanla sürekli tekrar edilmesi gereken bir güç testine dönüşebilir. Eğer tehdit uygulanmazsa caydırıcılık aşınabilir.
Buna karşın İran’ın mevcut pozisyonu halen oldukça maksimalist. Tahran; savaş tazminatı, yaptırımların kaldırılması, el konulan varlıkların iadesi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik taleplerini gündemde tutuyor.
Bu nedenle yeni bir ABD bombardımanının, Trump’ın arzuladığı kapsamlı nükleer geri adım yerine; denetimler, erişim mekanizmaları veya deniz taşımacılığı gibi alanlarda sınırlı bir anlaşma üretmesi daha olası görünüyor.
Böyle bir ara anlaşma savaşın sona erdirilmesi için geçici bir çıkış yolu sağlayabilir. Her iki taraf da bunu iç politikada “kazanım” olarak sunabilir ve ekonomik baskının kısa vadeli etkilerini hafifletebilir. Ancak nükleer dosyanın esas çözümü daha sonraya bırakılmış olur.
İran geri adım atarsa
En istikrarlı senaryo, savaş yeniden başlamadan İran’ın kontrollü bir geri adım atması olarak değerlendiriliyor.

Bu süreç “karşılıklı gerilimi azaltma” çerçevesinde sunulabilir. Arabuluculuk yapan Katar ve Pakistan’ın, Washington’u tatmin edecek bazı nükleer veya deniz taşımacılığı düzenlemeleri konusunda Tahran’ı ikna etmeye çalıştığı değerlendiriliyor. Buna karşılık ABD’nin de baskıyı aşamalı biçimde hafifletmesi gündeme gelebilir.
İran’ın müzakereye yönelmesi için ciddi ekonomik nedenler bulunuyor. Körfez’deki ticaretin aksaması ve enerji fiyatlarının yükselmesi yalnızca küresel piyasaları değil, İran ekonomisini de ağır biçimde baskılıyor. Süre uzadıkça bu baskının daha da derinleşmesi bekleniyor.
Öte yandan Trump yönetimi açısından da kusursuz olmayan bir anlaşmayı kabul etmek için siyasi gerekçeler mevcut. Son çıkmaz sonrası Brent petrol fiyatlarının varil başına 111 doların üzerine çıkması, ABD’de enerji maliyetlerini yükselterek ara seçimler öncesi iç siyasette baskı yaratıyor.
Savaşın yeniden başlaması, Trump açısından ekonomik maliyetleri artıracağı gibi yönetimin dikkatini Küba, Rusya-Ukrayna savaşı ve Çin rekabeti gibi diğer stratejik başlıklardan uzaklaştırabilir.
Ancak bu senaryonun önündeki en büyük engel yine siyasi söylem dili. İran devlet medyası ABD teklifini “teslimiyet” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla hem Tahran’ın geri adım atmadığını gösterecek hem de Trump’ın sonuç aldığını iddia edebileceği bir diplomatik formül gerekiyor.
Kontrollü çıkmaz ihtimali
En olası olumsuz senaryo, tam ölçekli bölgesel savaştan ziyade; ABD saldırıları, İran misillemeleri, deniz taşımacılığı krizleri ve yeni arabuluculuk girişimleriyle devam eden kontrollü bir çıkmaz süreci.

Ateşkes zaten Hürmüz Boğazı’nın açılması konusundaki tartışmalar nedeniyle kırılgan hale gelmiş durumda. Trump çatışmayı kamuoyunda “küçük çaplı bir çatışma” olarak göstermeye çalışırken, ABD’nin “tam kontrol” sahibi olduğunu savunuyor. Buna karşılık İran savaşın başlamasından bu yana Hürmüz üzerinde ciddi baskı kurmayı sürdürüyor.
ABD’nin askeri üstünlüğü tartışmasız olsa da İran’ın Washington’a zarar verebilmek için askeri eşitlik kurmasına ihtiyacı yok. Eğer Tahran, Hürmüz Boğazı’nı sürekli riskli veya işlevsiz hale getirebilirse, süreç askeri olmaktan çok ekonomik bir yıpratma savaşına dönüşebilir.
Bu durumda İran ihracat kaybı, depolama krizi ve petrol üretiminde zorunlu kesintilerle karşılaşırken; ABD ise yükselen enerji fiyatları, müttefik baskısı ve ucu açık operasyon maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalabilir.
Böyle bir çıkmaz her iki tarafın da resmi hedeflerinin gerisinde kalır. Trump İran üzerindeki baskının sürdüğünü savunabilir, Tahran ise nükleer kozunu koruduğunu ve Washington’a net zafer vermediğini söyleyebilir.
Ancak süreç uzadıkça mesele askeri kararlılıktan çok ekonomik dayanıklılık sorununa dönüşecektir.
Bu durum hem ABD’de seçim sandığında hem de İran’da sokakta siyasi tepki üretme potansiyeline sahip. Ayrıca NATO müttefikleri ile İran’ın stratejik ortağı Çin’in de savaşın sona erdirilmesi yönünde baskıyı artırması beklenebilir.
Körfez ülkeleri savaşa girerse
En tehlikeli senaryo ise Körfez ülkelerinin saldırıları absorbe etmeyi bırakıp doğrudan ABD yanında savaşa dahil olması.

Bu durum, çatışma başlamadan önce en fazla korkulan ihtimali gerçeğe dönüştürebilir: Tam ölçekli bölgesel savaş. Böyle bir senaryonun hem insani hem ekonomik maliyeti son derece ağır olacaktır.
BAE ve Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik doğrudan saldırılar gerçekleştirdiğine dair iddialar gündeme geldi. Her iki ülke bunu resmen doğrulamasa da bu saldırıların, İran’ın kendi topraklarına yönelik füze ve İHA saldırılarına misilleme niteliğinde olduğu belirtiliyor.
Özellikle Barakah nükleer tesisine yakın bölgede gerçekleşen drone saldırısı risk seviyesini yükseltti. BAE yönetimi, üç drondan ikisinin düşürüldüğünü, birinin ise Barakah çevresindeki elektrik jeneratöründe yangına neden olduğunu açıkladı.
Her ne kadar Abu Dabi yönetimi radyolojik güvenlik seviyelerinde bir sorun olmadığını vurgulasa da siyasi etkisi oldukça büyük. Çünkü Arap dünyasının tek nükleer enerji tesisinin hedef alınması, Körfez ülkelerine ortak savunma veya doğrudan misilleme konusunda daha güçlü bir gerekçe sunuyor.
Körfez ülkeleri açık biçimde savaşa girerse Trump’ın kriz yönetimindeki manevra alanı da daralacaktır. Çünkü bu noktadan sonra mesele yalnızca İran’ı baskılamak değil, ittifak sistemini yönetmek haline gelir. Bununla birlikte Trump böyle bir tabloyu “ABD’nin tek başına yürüttüğü savaş” yerine “yük paylaşımı” şeklinde sunmaya çalışabilir.
Sessiz baskı stratejisi
En az dikkat çeken ancak en etkili olabilecek senaryo ise ateşkesin resmi olarak sürmesi, fakat ekonomik ve stratejik baskının perde arkasında devam etmesi.

Bu modelde abluka, Hürmüz gerilimi, yaptırımlar, drone tehdidi ve hukuki baskılar savaş ilanı olmadan sürdürülür.
Aslında Trump açısından en işlevsel seçenek de bu olabilir. Çünkü bu yöntem Washington’a baskı kapasitesini koruma imkanı verirken, yeni bir bombardıman konusunda kesin karar alma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor.
Bu süreçte İran’ın petrol depolama kapasitesinin dolması, petrol sahalarında üretim kesintilerine gitmek zorunda kalması ve ihracat gelirlerinin ciddi şekilde düşmesi bekleniyor. Böyle bir tablo Tahran’ın maaş ve kamu hizmetlerini finanse etme kapasitesini de zayıflatabilir.
Bütün bu baskılar, görünür savaş olmadan İran’ı ekonomik olarak sıkıştırabilir. Ancak uzmanlar bu baskının ne kadar sürede belirleyici sonuç üreteceği konusunda fikir birliği içinde değil.
Ayrıca bu senaryo ABD iç hukukunda da tartışma yaratabilir. Çünkü “War Powers Resolution” kapsamında Kongre onayı olmadan yürütülen askeri faaliyetlerin 60 gün sonunda sonlandırılması gerekiyor. Ateşkes görüntüsü altında sürdürülen baskı politikası ise hukuki sınırları muğlaklaştırabilir.
Bu nedenle “bitmeyen ateşkes”, Trump’ın en uzun ömürlü İran stratejisine dönüşebilir.
Ateşkes görüntüsü altında savaş
Asıl hata, bu beş senaryoyu birbirinden tamamen ayrı seçenekler olarak görmek olur. İlk dört başlık daha dramatik ihtimalleri temsil ederken, beşinci senaryo aslında mevcut durumda yavaş yavaş şekillenen temel çerçeveyi oluşturuyor.

Trump yeniden saldırabilir, İran geri adım atabilir, Hürmüz yeniden kriz alanına dönüşebilir veya Körfez ülkeleri savaşa yaklaşabilir. Ancak artık bütün yollar, diplomatik çözümden çok siyasi işlev gören bir ateşkes mekanizmasının içinden geçiyor.
Eğer yeni müzakere süreci savaşın nasıl biteceğini, deniz taşımacılığının nasıl yeniden açılacağını ve İran’ın nükleer programının nasıl sınırlandırılacağını net biçimde ortaya koyamazsa, ABD ile İran çok daha tuhaf bir tabloya sürüklenebilir:
Herkesin “ateşkes” dediği, fakat fiilen devam eden bir savaş.

