ABD merkezli düşünce kuruluşlarından Yorktown Institute’de, Çin, Rusya ve İran eksenin yapısı ve geleceğine dair bir analiz yayınlandı.
Analizde, özellikle Trump–Şi zirvesi sonrasında ortaya çıkan Hürmüz Boğazı başlığının, İran’ın Çin açısından artık koşulsuz bir müttefik değil, enerji güvenliği üzerinden kontrol edilen bir “bağımlı aktör” konumuna gerilediğini ortaya koyduğu tespiti yapılan analizde, Çin’in Tahran’a yönelik tutumunda belirgin bir mesafe oluştuğu iddia edildi.
Analizde ayrıca; Rusya’nın Çin ile ilişkilerinde giderek artan yapısal bağımlılığa dikkat çekilen analizde, Pekin’in Orta Asya ve Güney Kafkasya üzerinden geliştirdiği Orta Koridor stratejisinin Moskova’nın geleneksel etki alanını aşındırdığı vurgulandı.
İşte Yorktown Institute’de yayınlanan analiz:
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında Pekin’de gerçekleştirilen zirvenin en dikkat çekici sonuçlarından biri, yarı iletkenler ya da nadir toprak elementleriyle ilgili değildi.

Beyaz Saray’ın yayımladığı görüşme özetine göre Şi, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı askerîleştirme veya geçişlerden ücret alma girişimlerine Çin’in karşı olduğunu açık şekilde ortaya koydu.
Pekin yönetiminin kendi açıklamasında ise İran veya Hürmüz Boğazı’na dair herhangi bir ifade yer almadı. Ancak dikkat çekici olan nokta, Çin tarafının Amerikan açıklamasını da yalanlamamış olmasıydı.
Bu durum, uzun süredir “Çin-Rusya-İran ekseni” olarak tanımlanan yapının aslında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Ortaya çıkan tablo, ideolojik ya da stratejik bütünlüğe sahip bir bloktan ziyade, çıkarların örtüştüğü ölçüde sürdürülen pragmatik bir ortaklığa işaret ediyor.
Asıl soru ise bundan sonra ne olacağıdır. Eğer Pekin, Tahran’dan belirli ölçüde uzaklaştırılabiliyorsa, benzer bir ayrışma Moskova ile ilişkilerde de yaşanabilir mi?
Bu sorunun cevabı, Batılı karar alıcıların uzun süredir gözden kaçırdığı önemli bir gerçeği anlamayı gerektiriyor: Rusya, kamuoyuna yansıttığından çok daha fazla şekilde Çin’den çekiniyor.
Rusya’nın asıl jeopolitik korkusu
II. Dünya Savaşı’nın ardından, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki kısa iyimser dönem hariç tutulursa, Moskova kendisine ana tehdit olarak sürekli Batı’yı gösterdi. NATO genişlemesi, Avrupa Birliği’nin yayılması, renkli devrimler ve “Batı değerleri” Kremlin söyleminin merkezine yerleştirildi.

Ancak bu yaklaşım, Rusya açısından asıl uzun vadeli tehdidin üzerini örten bir stratejik perde işlevi gördü. Moskova’nın tarihsel olarak en büyük jeopolitik kaygısı aslında güney hattıydı ve bu durum son yıllarda daha da belirgin hale geldi.
Rusya, Ukrayna’yı kendi etki alanında tutabilmek için büyük miktarda askerî ve ekonomik kaynak harcarken, Çin sessiz fakat son derece sistematik bir şekilde eski Sovyet coğrafyasına nüfuz etmeye başladı. 2023 yılında Çin, Orta Asya’nın en büyük ticaret ortağı olarak Rusya’yı geride bıraktı. 2025 itibarıyla Çin-Orta Asya ticaret hacmi 106 milyar dolarlık rekor seviyeye ulaştı ve bu rakam Moskova’nın bölgedeki toplam ekonomik hacminin iki katından fazlasına çıktı.
Bugün Özbekistan’daki otomotiv tesislerinden Kazakistan’daki lojistik merkezlerine, Tacikistan’daki altyapı projelerine kadar birçok kritik yatırım Çin sermayesiyle yürütülüyor. Üstelik Pekin çoğu zaman bu projelerin borç yükünü de kontrol ederek bölge ülkeleri üzerinde ciddi ekonomik nüfuz elde ediyor.
Orta koridorun yükselişi
Benzer tablo Güney Kafkasya’da da görülüyor. Çin son yıllarda Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile stratejik ortaklık anlaşmaları imzalarken, Çinli demiryolu ve altyapı şirketleri Orta Koridor lojistiğinde giderek daha görünür hale geldi.

Pekin’in öncelik verdiği Orta Koridor; Batı Çin’den başlayıp Orta Asya üzerinden Hazar’a, oradan Güney Kafkasya’ya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bir ticaret hattı oluşturuyor. Bu güzergâhtaki yük taşımacılığı hacmi yalnızca 2024 yılında yaklaşık yüzde 70 arttı.
Daha da önemlisi, bu hattın her kilometresi hem Rusya’yı hem de İran’ı bypass ediyor. Bu nedenle Orta Koridor, Çin’in ekonomik çıkarları ile ABD’nin stratejik hedeflerinin aynı noktada kesiştiği nadir jeopolitik alanlardan biri haline gelmiş durumda. Trump yönetiminin TRIPP koridoru yaklaşımı ile Pekin’in Trans-Hazar yatırımları fiilen aynı harita üzerinde buluşuyor.
Moskova’nın Çin bağımlılığı derinleşiyor mu?
Bugün Rusya’nın Çin’e bağımlılığı artık geçici değil, yapısal bir karakter taşıyor. Çin ürünleri Rus ithalatının yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor. Ukrayna savaşından önce bu oran yaklaşık yüzde 20 seviyesindeydi.

Makine, araç, telekomünikasyon sistemleri ve çift kullanımlı teknolojiler gibi yaptırım altındaki Rus savaş ekonomisini ayakta tutan sektörlerde Çin’in payı yüzde 60 ila 90 arasında değişiyor. Pekin aynı zamanda Moskova’nın en büyük kreditörü ve en büyük enerji müşterisi konumunda. Bu durum, Rusya’yı petrol ve doğal gaz satışlarında ciddi indirimler yapmaya zorladı.
Ticaret hacmi açısından bakıldığında da tablo son derece çarpıcıdır. Çin, Rusya’nın açık ara en büyük ticaret ortağıdır. Buna karşılık Rusya’nın Çin toplam ticaretindeki payı yalnızca yüzde 3 civarındadır. Taraflar arasındaki asimetrik ilişki artık gizlenemeyecek kadar belirgin hale gelmiştir.
Kremlin’in dile getiremediği endişe
Moskova bu riskin farkında ancak bunu açık şekilde ifade etmekten kaçınıyor. Financial Times tarafından 2024 yılında incelenen sızdırılmış Rus askerî belgeleri, Kremlin’in Çin tehdidini ne kadar ciddiye aldığını ortaya koydu.

2008-2014 dönemine ait savaş senaryolarını içeren ve Batılı analistler tarafından hâlâ güncel doktrini yansıttığı düşünülen belgelerde, Rus Genelkurmayının Çin’e karşı taktik nükleer saldırı senaryoları çalıştığı görülüyor.
Senaryolardan birinde Pekin’in Rusya’nın Uzak Doğu bölgesinde protestoları finanse ettiği, sabotaj faaliyetleri yürüttüğü ve ardından “soykırım” bahanesiyle Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu sınır hattına yığdığı varsayılıyor. Belgeler, Rus planlamacıların Çin şehirlerine yönelik nükleer saldırı ihtimallerini dahi masaya yatırdığını gösteriyor.
Bu durum aslında yeni değil. 1950’lerde ABD’deki “Kızıl Tehlike” algısı, Sovyetler Birliği ile Çin arasında sarsılmaz bir blok bulunduğu varsayımına dayanıyordu.
Stalin ile Mao arasındaki 1950 Dostluk Anlaşması bunun sembolüydü. Ancak birkaç yıl içerisinde bu ortaklık ideolojik çatışmalara, sınır gerilimlerine ve Mao’nun Kruşçev’i “zayıflıkla” suçladığı açık rekabete dönüştü.
1972’de Nixon ve Kissinger bu ayrışmadan yararlanarak Soğuk Savaş’ın dengelerini değiştirdi. Çünkü büyük güçler arasında tarihsel olarak yakınlık çoğu zaman rekabet üretmiştir.
İran sonrası sırada Rusya mı var?
Bugün roller tersine dönmüş durumda. Rusya saldırgan, yıpranan ve giderek zayıflayan küçük ortak görünümüne bürünürken; Çin daha temkinli, yükselen ve istikrarı önceleyen aktör konumunda bulunuyor.

Hürmüz Boğazı meselesinde Pekin’in tavrı da tam olarak bu nedenle şekillendi. İran’ın agresif bölgesel politikaları Tahran’ı büyük ölçüde Çin’e bağımlı hale getirmişti. “Operation Epic Fury” öncesinde İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Çin’e gidiyordu.
Ancak İran’ın Hürmüz’de mayınlama ve geçişleri kontrol etme girişimleri Çin’in enerji güvenliğini tehdit etmeye başlayınca, Şi yönetimi için tercih netleşti. Pekin açısından küçük ortakların çıkarları, enerji arz güvenliğinden daha önemli değildi.
Trump’ın açıklamasına göre Şi, Çin’in İran’a askerî ekipman sağlamayacağını da taahhüt etti. Bu açıklama, Tahran açısından son derece ağır bir stratejik mesaj niteliği taşıyor.
Çin’in Avrasya stratejisi
Pekin’in Avrasya stratejisinin özü klasik ittifaklar kurmak değil; ekonomik bağımlılık ilişkileri oluşturarak asimetrik nüfuz üretmektir. Çin, ortaklarını ihtiyaç duyduğu sürece kullanıyor, gerektiğinde ise baskı unsuru haline dönüştürüyor.

İran bunun en net örneğiydi. Tahran, Batı’ya baskı oluşturduğu sürece Çin açısından kullanışlıydı. Ancak aynı agresif politika Çin’in tedarik zincirlerini tehdit etmeye başlayınca kolaylıkla gözden çıkarıldı.
Rusya da aslında benzer bir sürecin içinde bulunuyor. Fakat ölçeği daha büyük olduğu için bu dönüşüm daha yavaş ilerliyor. Pekin açısından Moskova’nın temel değeri; ucuz enerji sağlaması, Washington’u meşgul etmesi ve kuzeyde tampon işlevi görmesidir.
Ancak Rusya’nın politikaları Çin ekonomisini tehdit etmeye başladığı anda, Avrupa ticaret yollarının zarar görmesi, Çin bankalarının ikincil yaptırım riskiyle karşılaşması veya Körfez’deki müşterilerin krizden etkilenmesi gibi durumlarda, Pekin’in Moskova’ya yaklaşımını yeniden kalibre etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

