Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

The National Interest: ABD Arap dünyasını tamamen kayıp mı ediyor?

Ortadoğu’dan yaşanan çatışmalar Arap dünyasındaki algıları nasıl değiştirdi? ABD, Arap dünyasını Çin’e mi kaptırıyor?

Ortadoğu'dan yaşanan çatışmalar Arap dünyasındaki algıları nasıl değiştirdi? ABD, Arap

ABD’nin önde gelen yayın organlarından The National Interest’de, İran ve Gazze savaşı sonrası Arap dünyasında ABD’ye yönelik algının nasıl değiştiğine ve Washington’un bölgedeki stratejik meşruiyet kaybına dair değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayınlandı.

Arap kamuoyunun artık Çin’i ABD’den daha fazla uluslararası hukuku savunan bir aktör olarak görmeye başladığına dikkat çekilen analizde, Washington’un Ukrayna savaşında savunduğu ilkeler ile Gazze konusunda izlediği politikalar arasındaki çelişkinin bölgedeki güven erozyonunu hızlandırdığı tespiti yapıldı.

Analizde ayrıca; ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz desteğin Arap kamuoyunda “çifte standart” algısını derinleştirdiğine, bunun da Çin ve Rusya gibi aktörlerin bölgedeki siyasi etkisini artırdığına dair değerlendirmelere ve öngörülere yer verildi.

İşte The National Interest’de yayınlanan analiz:

Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, açık bir saldırganlık savaşı olarak uluslararası sistemde büyük bir kırılma yarattı. ABD ise buna, “hiçbir devletin komşusunun sınırlarını zor kullanarak değiştiremeyeceği” ilkesi etrafında çok uluslu bir koalisyon oluşturarak karşılık verdi.

The National Interest: ABD Arap dünyasını tamamen kayıp mı ediyor?

Washington yönetimi; ulusal egemenlik, toprak bütünlüğü, sivillerin korunması ve savaş hukuku gibi uluslararası hukukun temel prensiplerine vurgu yaptı.

Ancak iki yıl sonra ABD, Orta Doğu’daki büyük bir kriz karşısında oldukça farklı bir tutum benimsedi. Yeni kamuoyu araştırmaları, bu tercihin Washington’un Orta Doğu’daki bölgesel konumuna ciddi bir maliyet yüklediğini ortaya koyuyor.

İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı geniş çaplı askeri saldırılar ise on binlerce Filistinli sivilin ölümüne ve bölgedeki sivil altyapının büyük ölçüde yıkılmasına yol açtı.

2025 yılında Birleşmiş Milletler Bağımsız Soruşturma Komisyonu, İsrail’in eylemlerinin hukuki açıdan “soykırım eşiğini” karşıladığı sonucuna vardı. ABD ise bu değerlendirmeye itiraz etti.

Ukrayna ve Gazze krizleri birebir aynı olmasa da; Washington’un ittifak ilişkileri, çıkarları ve hukuki yükümlülükleri farklılık gösterse de Arap dünyası bu iki dosyayı karşılaştırıyor ve ortaya çıkan sonuç bölgedeki ABD algısını yeniden şekillendiriyor.

Liberal düzen söyleminin aşınması

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, Orta Doğu’da gücünü eksiklerine rağmen “liberal uluslararası düzen” söylemi etrafında projekte etti. Washington aynı zamanda bölgedeki birçok otoriter rejimi destekledi ancak en azından uluslararası hukuk ilkelerine dayalı bir referans çerçevesi sunduğunu iddia ediyordu.

Bugün ise Arap kamuoyunda bu çerçevenin geçerliliğini kaybettiği görülüyor. Bölgedeki en güvenilir bağımsız araştırma kuruluşlarından Arab Barometer’ın 2025 sonunda sekiz Arap ülkesinde yaptığı araştırmalar, dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. “America has Lost the Arab World” başlıklı araştırmaya göre artık Arap dünyasında çoğunluk, uluslararası hukuku koruma konusunda Çin’i ABD’den daha güvenilir görüyor.

Bu yalnızca sınırlı bir algı değişimi değil. Washington ile ilişkileri birbirinden oldukça farklı olan ülkelerde ortak bir eğilim ortaya çıkmış durumda.

Donald Trump’ın dış politika performansına yönelik destek oranları bölgede son derece düşük seviyelerde seyrediyor. Irak’ta yüzde 24, Tunus’ta yüzde 14, Ürdün ve Filistin topraklarında ise yalnızca yüzde 12 düzeyinde destek bulunuyor. Buna karşılık Çin’e yönelik olumlu bakış Suriye’de yüzde 37’den Tunus’ta yüzde 69’a kadar çıkıyor ve araştırma yapılan tüm ülkelerde ABD’nin önüne geçiyor.

Daha dikkat çekici olan ise Rusya’nın da ABD’den daha olumlu algılanması. Washington’un sık sık ihlal etmekle suçladığı ulusal egemenlik ilkelerini açık şekilde ihlal eden Moskova’ya rağmen Vladimir Putin’e destek Fas’ta 33, Ürdün’de 20, Tunus’ta 17 ve Filistin’de 14 puan arttı. Tunus ve Irak’ta katılımcıların yüzde 40’tan fazlası Putin’e destek verdiğini belirtti.

Mısır örneği ve güven erozyonu

Tablo özellikle ABD’nin onlarca yıldır askeri yardım sağladığı Mısır’da daha çarpıcı görünüyor. Mısırlı katılımcıların yalnızca yüzde 25’i ABD’nin uluslararası hukuka bağlı kaldığını düşünürken, Çin için bu oran yüzde 58’e ulaşıyor.

“Bölgesel güvenliği sağlama konusunda hangi ülkenin daha iyi politikaya sahip olduğu” sorusuna ise Mısırlı ve Filistinli katılımcıların yalnızca yüzde 6’sı ABD cevabını verdi. Ürdün’de bu oran yüzde 9, Tunus’ta ise yüzde 13 seviyesinde kaldı. Çin ise birçok ülkede Washington’u üçe, dörde hatta beşe katlayan oranlarla öne çıktı.

Daha önce ABD’nin ciddi rakiple karşılaşmadığı “özgürlükler ve hakların korunması” başlığında dahi Arap kamuoyunun artık Pekin’i tercih etmesi dikkat çekiyor.

Çin neden yükseliyor?

Bu noktada temel soru ortaya çıkıyor: Çin’in bölgedeki itibarı neden yükseliyor?

Pekin’in Orta Doğu’da anlamlı bir güvenlik mimarisi kurmadığı, Arap toplumları adına savaş yürütmediği ve liberal demokrasi ya da insan hakları açısından örnek bir model sunmadığı biliniyor. Arap kamuoyu da bunun farkında. Katılımcıların büyük çoğunluğu İran’ın nükleer programını ciddi tehdit olarak görmeye devam ediyor.

Dolayısıyla mesele Çin’e duyulan romantik bir güven değil. Asıl değişen unsur, Washington’a dair karşılaştırmalı değerlendirme.

Araştırma verileri nedenin açık olduğunu gösteriyor. Sekiz ülkenin tamamında ezici çoğunluk ABD’nin İsrail’in yanında konumlandığını düşünüyor. Bu oran Mısır ve Ürdün’de yüzde 86, Filistin’de yüzde 84, Lübnan’da ise yüzde 78 seviyesinde.

Arap kamuoyu; ABD’nin Gazze’de kullanılan silahları sağladığını, BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i koruduğunu ve kurulmasına öncülük ettiği uluslararası kurumların raporlarını reddettiğini izliyor.

Bu nedenle ortaya çıkan tepki yalnızca klasik bir “anti-Amerikancılık” değil. Daha çok Washington’un evrensel olduğunu iddia ettiği ilkeleri seçici biçimde uyguladığı yönündeki “ikiyüzlülük” suçlaması ön plana çıkıyor. Çin ve Rusya ise liberal uluslararası düzen iddiasında bulunmadıkları için aynı eleştiriden büyük ölçüde muaf kalıyor.

Bölgesel stratejilere etkisi

Dış politika elbette bir popülerlik yarışması değil. Her devlet eleştiri doğuracak tercihler yapabilir. Ulusal çıkarların karmaşıklığı nedeniyle idealler ile uygulamalar arasında belirli düzeyde tutarsızlık olması kaçınılmazdır.

Ancak ilkesel eleştirilere açık sınırlı tutarsızlık ile, savunulduğu iddia edilen ilkeleri sistematik biçimde aşındıran bir yaklaşım arasında ciddi fark bulunuyor.

Arap hükümetleri, kamuoyundan tamamen bağımsız hareket edemiyor. ABD ise bölgede daha fazla yük paylaşımına dayalı yeni bir güvenlik çerçevesi kurmaya çalışıyor. Fakat bunun için yerel ortaklarla daha fazla güven ve koordinasyon gerekiyor.

Bu durum yalnızca savunma işbirliği açısından değil, Abraham Anlaşmaları gibi ABD’nin bölgesel stratejisinin merkezinde yer alan diplomatik girişimler açısından da kritik önem taşıyor.

Çünkü Washington’un “ahlaki meşruiyetini kaybettiği” algısının hakim olduğu bir ortamda ABD ile açık koordinasyon yürütmek, bölgesel aktörler açısından ciddi iç siyasi maliyetler doğuruyor. İran’a karşı ortak cephe oluşturmak ya da bölgesel istikrar stratejisi geliştirmek, temel müttefik seçici ilke uygulamakla suçlanırken çok daha zor hale geliyor.

Fransa örneği ve toparlanma ihtimali

Araştırma sonuçları aynı zamanda dikkat çekici bir başka işarete de işaret ediyor. 7 Ekim sonrasında Fransa’nın Arap dünyasındaki itibarı da ABD ile birlikte gerilemişti. Ancak Paris yönetimi Eylül 2025’te Filistin devletini resmen tanıdı.

Bunun ardından Fransa’ya yönelik olumlu algı Tunus’ta 11, Fas’ta 10 ve Lübnan’da 7 puan yükseldi. Kararın pratik etkisi sınırlı olsa da sembolik karşılığı oldukça güçlü oldu.

Bu tablo, ABD’nin mutlaka Fransa’nın attığı adımı birebir tekrarlaması gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak Washington’un bölgedeki prestij kaybının geri döndürülemez olmadığını gösteriyor. Sadece söylem üretmek yerine somut ve ilkesel adımlar atılması durumunda algının değişebileceği anlaşılıyor.

Washington’un stratejik açmazı

Gazze savaşı Arap dünyasının ABD’ye yönelik tüm rahatsızlıklarının tek kaynağı değil ancak mevcut araştırmalar bunun bugün için en baskın unsur olduğunu gösteriyor. Ateşkesler kırılgan kalmaya devam ediyor ve ihlaller sürüyor. Yerinden edilme, sivil altyapının yıkımı, Gazze’de devam eden operasyonlar ve Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti gibi temel sorunlar ise çözülmüş değil.

Bu nedenle kağıt üzerinde ilerleme sağlanması, sahada değişim yaratmadığı sürece ABD’nin güvenilirliğini yeniden tesis etmeye yetmeyecek.

Washington’un önünde artık net bir tercih bulunuyor. Ya ahlaki liderlik iddiasını sürdürürken Arap kamuoyu ve giderek daha büyük bölümü tarafından çelişkili görülen politikaları devam ettirecek ve bölgesel nüfuzunun aşınmasını kabul edecek ya da söylemleriyle uygulamaları arasındaki farkı azaltmaya çalışacak.

Bu, İsrail’i tamamen terk etmek anlamına gelmiyor. Ancak Ukrayna konusunda savunulan ilkelerin Gazze için de uygulanmasını gerektiriyor: sivillerin korunması, savaş hukuku ihlallerinin hesap verebilirliği ve krizin temel nedenlerini hedef alan gerçek baskı mekanizmaları.

Arap dünyası artık ABD’nin söylemlerine değil, fiili adımlarına bakıyor. Son kamuoyu araştırmaları, Washington’un sözleri ile eylemleri arasındaki boşluğu kapatmak için zamanının giderek daraldığını gösteriyor.

Aksi halde ittifak yönetiminden yük paylaşımı mekanizmalarına ve bölgesel stratejilere kadar uzanan yapısal maliyetler, ABD karar alıcılarının öngördüğünden çok daha hızlı büyüyecek gibi görünüyor.