Doç. Dr. Furkan KAYA – 19 Mayıs 2026
ABD Başkanı Trump’ın 8 yılın ardından Çin’e resmi ziyarette bulunması başta Amerikan hegemon gücünün yeniden sahada kendini göstermesi şeklinde sunuldu. Hatta Beyaz Saray’ın sosyal medya paylaşımında da aynı ifade kullanıldı. Fakat ziyaret esnasında çekilen görüntülerde ABD bayrağı, Çin bayrakları sırasının altında dalgalanıyordu. Aynı zamanda Çin askerlerinin disiplinli yürüyüşü ve Trump’ı karşılamaları askeri olarak da Çin’in ABD’ye bir meydan okuması olarak yorumlandı. Günümüzde küresel güç dengelerini etkileyecek bölgesel savaşlar yaşanırken, bu tip sembolik tabloların da psikolojik harp üzerinden verdiği mesajlarda oldukça önemli. Mesele sadece ABD’nin süper güç konumunu tartışmak değil, aynı zamanda Çin’in stratejik sabırla inşa ettiği güvenlik doktrinini sahaya zamanda yayma başarısıdır.
Trump geri adım mı attı?
Trump ile Xi Jinping buluşmasında varılan anlaşmaların öneminden ziyade iki ülke arasında “kontrollü rekabetin yönetilmesi” hususu daha ön planla olduğu söylenebilir. Guardian gazetesine göre, bu zirve ilişkileri dönüştüren değil, çatışmayı erteleyen bir buluşma oldu. Elbette geleneksel olarak rakip iki ülke arasında mutlak bir güvenin tesisi oldukça zor fakat hem ABD hem de Çin doğrudan mutlak kopuşunda kendilerine olan maliyetinin oldukça farkında. Bir yıl önce Washington yönetimi Çin’e yüzde 145’e ulaşan dev gümrük tarifeleri uygulamıştı.
Pekin ise buna yalnızca karşı tarifelerle değil, çok daha stratejik bir hamleyle cevap verdi: nadir toprak elementleri ihracatını sınırladı. Bu adım, modern teknolojik savaşın yeni cephesini ortaya koydu. Çünkü ABD, yarı iletkenlerden elektrikli araçlara, füze sistemlerinden yapay zekâ altyapılarına kadar birçok kritik sektör Çin’in kontrol ettiği nadir elementlere bağımlı durumda. Bu nedenle Trump yönetiminin geri adım atmak zorunda kalması, yalnızca ekonomik değil jeopolitik bir kırılma olarak da okunmalı.
Gücünü sakla, zamanını bekle
Artık uluslararası ilişkilerde yaşanan değişimin merkezinde klasik askeri güçten çok teknoloji, tedarik zinciri ile enerji ekopolitiği yer alıyor. Çin ise yaklaşık 30 yıldır bu alanların neredeyse tamamına uzun vadeli yatırımlar yaptı ve gelecek projeksiyonları için strateji üretmeye devam ediyor. Hatırlanacağı üzere Çin’in ünlü devlet adamlarından Deng Xiaoping’in “gücünü sakla, zamanını bekle” felsefesi bugünün Çinini inşa ediyor.
Bu anlayışın yansıması, Çin sadece küresel sisteme entegre olmakla kalmayacak, sistemin kendisini şekillendiren başat güçlerden biri olma hedefidir. ABD tarafına bakılacak olursa, Beyaz Saray yönetimi konsantrasyonunun büyük kısmını Ortadoğu’ya ayırmış durumda. İran savaşının başlamasıyla, ana karayı kuşatmak ve İran’a kapsamlı abluka uygulamak üzere Amerikan askeri unsurlarının önemi bölümü Asya-Pasifikten çekilerek bu coğrafyaya yönlendirildi.
Elbette bu durumun oluşturduğu boşluk Çin açısından stratejik bir fırsatı doğurdu. Çünkü aynı anda bütün denizlerde var olamazsın ve kontrol edemezsin gerçeğinin farkında olan ABD’nin hem Avrupa’da Rusya’yı dengelemesi, hem de Ortadoğu’da kriz yönetmesi hem de Pasifik’te Çin’i kuşatması imkansız hale geliyor. Bazı Amerikalı analistler ABD’nin artık “bekleme stratejisini” tercih etmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Gerçekte bu durum Washington’un “küresel aşırı yüklenme” sorunu yaşadığının da bir ifadesi.
Kısa vadeli koalisyonlar dönemi başladı mı?
Günümüzün küresel rekabeti yeni bir Soğuk Savaş ikliminin farklı bir tezahürü. Belki buna “soğuk barış” dönemi adı bile denilebilir. Aktörler birbirlerine geçmişte olduğundan daha fazla birbirlerine bağımlı. Örneğin ABD, Çin’i çevrelemen isterken aynı anda Çin’in üretimine bağımlı kalmaya devam etmek zorunda. Çin ise Amerika pazarına ve dolara ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla iki devlette birbirlerine topkeyün, açık bir savaş ilan etmekten ziyade yıpratma ve zamanda kazanma savaşı siyasetini tercih ediyor.
ABD’nin müttefiklerinin davranışsal siyasetleri de oldukça önemli ve belirleyici. Avrupa’da ve Körfez’deki ortakları, ABD ile güvenlik temelli ilişkilerini devam ettirirken, aynı zamanda Çin ile ekonomik bağlarını güçlendiriyor. Çünkü Çin artık sadece bir üretim ülkesi değil, aynı zamanda teknoloji, yatırım ve altyapı finansmanı sağlayan küresel bir başat güç konumuna geldi. Bu bağlamda ABD’nin geleneksel ittifak sistemi çatlamaya ve güven bunalımı doğurmaya başladı.
Dünyanın efendisi olmak
Diğer taraftan hatırlanacağı üzere Çin uzun yıllar “anti-emperyalist” söylem üzerinden siyaset üretmişti. Fakat artık küresel sistemde daha fazla yetki ve sorumluluk almak zorunda kalan bir aktör oldu. Örneğin Çin’in tutumu İran savaşı başladığında oldukça merak ediliyordu. Pekin en başından beri savaşın derhal bitmesini dile getirirken, arabuluculuk ve askeri inisiyatif almak konularında gri alanda kalmayı tercih etti.
Bunun nedeni, Çin’in dünyanın efendisi olmayı ve küresel liderliğin maliyetini üstlenmekte ihtiyatlı davranması olabilir. ABD Başkanı Trump ile Çin devlet başkanı Xi buluşması zamanlama ve mahiyeti bakımından içinde bulunduğumuz yüzyılın güç mücadelesinin yeni bir istasyonunu temsil ediyor. Bugün ABD kapasite olarak dünyanın en büyük askeri gücü olsa da, Çin’in yükselen yayılmacı ekonomi modelinin yanı sıra, teknolojik, stratejik ve psikolojik olarak küresel düzeni şekillendirebilen bir ülke haline geldi.
ABD her hamlesinden sonra hemen netice almak istiyor fakat Çin stratejik sabrıyla zamana oynamaya devam ediyor. O zaman en kritik jeopolitik sorunun cevabını aramak en doğru yol olacaktır: Dünyanın geleceğini gücünü korumaya çalışan ABD’mi yoksa sabırla yükselen Çin mi belirleyecek?
Sonuç olarak Trump-Xi görüşmesi kısa vadeli bir diplomatik temas gibi görünse de aslında 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinin yeni bir durağını temsil ediyor. ABD hâlâ dünyanın en büyük askeri gücü olabilir. Ancak Çin artık yalnızca yükselen bir ekonomi değil; teknolojik, stratejik ve psikolojik olarak küresel düzeni dönüştüren bir aktör haline geliyor. Öyleyse çok kutuplu dünya düzeninin, yüzyıllar öncesine dayanan siyasal sistemden alınacak ilham ile “yeni imparatorluklar ligine” dönüşmesi oldukça muhtemel.


YORUMLAR