Prof. Dr. Celalettin Yavuz Güvenlik Politikaları Uzmanı, 20 Nisan 2026
İsrail, özellikle Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne başlatmış olduğu “soykırım” derecesindeki saldırılara Türkiye’nin gösterdiği tepkiler üzerine yeni bir düşman inşa etmeye başladı. Uluslararası İlişkilerde veya Siyaset Bilimi’nde “Güvenlekliştirme” adı verilen bu kurguya göre İsrail, İsrail devletinin varoluşuna kast ettiği gerekçesiyle Türkiye’yi bir düşman, bir tehdit olarak göstermek üzere algı yönetimine hız vermiş durumdadır.
Son olarak, Amerikan Girişim Enstitüsü’nün Ortadoğu üzerindeki kıdemli araştırmacısı, ABD’nin “Yeni Muhafazakarları” arasında gösterilen ve ilaveten İsrail üniversitelerinde ders de vermiş olan Dr. Rubini’nin Türkiye’yi tehdit göstermesi üzerine konu ele alındı.
Güvenlikleştirme Nedir?
Soğuk savaşın sonuna yaklaşan yıllarda güvenlik politikası üzerinde çalışmalar yapan üniversiteler, enstitüler ve araştırma merkezleri tarafından bir çok tezler ortaya atıldı. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte senaryo gibi işlenecek yeni fikirler birbirini takip etti. Bunlardan Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” ve ABD’de G. W. Bush ekibinin ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi” Türk kamuoyu tarafından hala hatırlanmaktadır.
Bu bağlamda çalışmalar yapan Kopenhag Üniversitesi bağlısı Barış ve Çatışma Araştırma Merkezi de 1985’te “Avrupa Güvenliği’nin Askeri-Olmayan Boyutları” başlıklı çalışmayı 1985’te başlattı. İngiliz güvenlik politikaları üzerine çalışma yapan Barry Buzan ve “Uluslararası İlişkiler disiplinin tarihi ve sosyolojisi” üzerinde çalışan Ole Waever de bu kurumda bir araya geldiler. Oluşturulan grup “Identity, Migration and the New Security Agenda in Europe” (Kimlik, Göç ve Avrupa’da Yeni Güvenlik Ajandası) başlığı altında bir de kitap bastırdılar. Bu çalışmayı eleştirenlerden Bill McSweeney’in ilk kez “Kopenhag Okulu” demesi üzerine bu kurumdan ileri sürülen güvenlik politikası ağırlıklı çalışmalar da bu isimle anılmaya başlandı.
Kopenhag Okulu’nda iki uzman, “güvenlikleştirme, sektörel analiz ve bölgesel güvenlik kompleksleri” adı altında üç temel hususu işlediler. Waewer tarafından geliştirilen “güvenlikleştirme teorisi” şu şekilde açıklanmaktadır: “Herhangi bir sorunun ortaya çıkmasının ardından, devlet bu sorunu bekası için tehdit olarak algıladığı zaman, artık devlet o soruna öncelik verir. Öncelik verilen gelişmeyi güvenlik sorunu olarak tanımlarsa bu sorununla mücadele etmek için kendisinin özel haklara sahip olduğunu iddia eder. Bu sürecin ardından bekası için tehdit olan sorunu bertaraf etmek için olağan üstü yöntemlerle ve acilen yani öncelikli olarak mücadele etmesi konusunda alımlayıcı kitleyi de ikna ederse burada güvenlikleştirme süreci oluşmuş demektir.”
Güvenlikleştirmeye örnek olarak soğuk savaş sonrası Sovyet coğrafyasında kurulan yeni devletlerden Rusya gösterilebilir. Başlangıçta tehdit olarak gösterilmez iken, 2006 ve 2008 yıllarında Rusya’nın Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kesmesi, ardından 2008 yılı yazında Gürcistan’a saldırması üzerine bilhassa İngiltere ve ABD tarafından “güvenlikleştirilmesi”, yani tehdit olarak algılanması çalışmaları hız kazandı. 2014 yılında Ukrayna’daki gelişmeler ve Kırım’ın ilhakıyla birlikte Rusya artık bazı Avrupa ülkeleri dışında “tehdit” haline gelmişti.
Çünkü güvenlikleştirmede belirlenen kitlenin bu tehdidi benimsemesi hedeflenir. Yani işaret edilen aktör veya referans nesnenin, korunması varoluşsal olarak düşünülen nesnenin (ülke gibi) varlığını tehdit ettiği algısı yazılı metinler, basın ve yayın yoluyla işlenmeye başlanır. Bunun zıddı ise, mevcut bir tehdidin, artık tehdit olmadığını iç ve dış kamuoyuna algı yoluyla aynı araçları kullanarak yapılan çalışma olup, adı da “güvenlik dışılaştırma”dır. Türkiye’de son iki yılda PKK terör örgütü üzerindeki çalışmaları da “güvenlik dışılaştırma” örneği olarak verilebilir.
İsrail’in Türkiye’yi Kendi İç ve Dünya Kamuoyunda “Tehdit” Olarak Gösterme Çalışmaları
İsrail – Türkiye ilişkileri, Ak Parti dönemine kadar inişli çıkışlı olsa da, 1980’li yılların başında 12 Eylül Yönetimi’nin Tel Aviv büyükelçisini çekmesi dışında ciddi pürüzler yaşamamıştı. Ancak, bu büyükelçi krizindeki gibi Türkiye, İsrail’in Filistinlilere karşı her çatışmalı hareketini mümkün olan her platformda eleştirmekten de geri kalmamıştı.
Ak Parti iktidarının başlarında da iki ülke ilişkileri, 1995’te imzalanan Askeri Eğitim İşbirliği çerçevesinde uyumlu şekilde devam etmişti. Ancak İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in, 2008 yılı sonlarında Ankara’daki resmi görüşmesinin ardından ülkesine döndükten 6 saat sonra İsrail kuvvetleri karadan-havadan-denizden Gazze Şeridi’ne 22 gün süreyle ve orantısız güç kullanarak saldırdı. Akabinde Davos’ta dönemin Başbakanı Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Perez ile yaşadığı “One minute” krizinin ardından iki ülke ilişkileri pek dikiş tutmadı.
Mayıs 2010 sonunda, Gazze Şeridi’ndeki insanlara ilaç ve gıda götürmekte olan Mavi Marmara gemisi, sahilden 270 km açıkta İsrail komandoları tarafından düşmanca bir hareketle ele geçirilip İsrail limanına çekildi, baskında 9 kişi hayatını kaybetti. Bu olay da iki ülke arasındaki gerilimi daha da yükseltti. 2007’den itibaren İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki hareketlerini “devlet terörü” olarak adlandıran Erdoğan, bu olayın ardından bu sözü daha da sıklaştırdı. İktidar medyası da Mazlum Filistinlilere karşı sınırsızca saldıran İsrail’i kamuoyunda daha iyi tanıtmaya başladı.
Ancak İsrail de boş durmamış, Rum-Yunan ikilisinin Doğu Akdeniz’de yaratmaya çalıştığı oldubittiye taraf olmaya başlamıştı. Benzer şekilde One Minute olayının ardından ABD’deki Yahudi Lobisi, evvelce Kongre’de Türkiye lehinde girişimlerde bulunurken, artık sırtını dönmüş ve Türkiye aleyhtarı Rum ve Ermeni lobileriyle birlikte hareket etmeye başlamıştı.
Bu gelişmelerin ardından 7 Ekim 2023 HAMAS saldırısının ardından Gazze Şeridi’ni ve 2.5 milyona yakın insanı adeta yok etmek istercesine saldıran İsrail’in yöneticilerine “soykırımcı”, “yeni Hitler” gibi benzetimler bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sıkça kullanılmaya başlandı. BM Genel Kurulu’nda Erdoğan, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren konulardan çok İsrail-Gazze Şeridi çatışmasına ayırmaya başladı.
Türkiye, hemen her fırsatta İsrail’in saldırganlığını bölge istikrarını bozan en ciddi tehdit olduğunu bölgesel ve küresel hemen her toplantıda açıkça söylemeye başladı. Erdoğan’a ilaveten DEM Parti dışındaki tüm siyasi parti genel başkanları da İsrail konusunda Erdoğan’ın ifadelerine yakın cümleler kurdular.
İsrail de karşı hamlelerine, Türkiye’yi “tehdit” göstererek başladı. 18 Şubat 2026’da İsrail eski Başbakanı ve Muhalefet Lideri Naftali Bennett, sosyal medya üzerinden servis ettiği mesajında “Türkiye yeni İran’dır. Erdoğan kurnaz ve tehlikeli bir rakip!” diyerek Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef gösterdi. Bennett Türkiye’nin, Suriye, Gazze Şeridi, Doğu Akdeniz ve Afrika’daki politikalarının İsrail politikalarıyla çatıştığından hareketle, “Türkiye’nin bölgesel etkinliğinin İran’a benzer bir eksen yarattığı” iddiasıyla, İsrail’in bu gelişmelere karşı önlem alması gerektiğini savundu.
Aslında benzer bir yaklaşım da yukarıda açıklanan Yahudi asıllı Rubin tarafından Kasım 2025 başlarında “Ankara 2036’da, Tahran 2026’daki gibi olacak mı?” başlıklı yazında da yer almıştı. Rubin “Türkiye’nin güçlerini Gazze’ye göndermesine izin vermek, bölgeyi bir ayda veya bir yılda değil, ama kesinlikle bir veya iki on yıl içinde yutabilecek bir fitili ateşleyecektir. İlk olarak, Türkiye’nin bölgede bir geçmişi var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve belki de ABD’nin Türkiye büyükelçisi Tom Barrack, Osmanlı İmparatorluğu’nu yüceltse de, Türk zulmünün eski egemenlik alanlarında yarattığı geçmiş, Beyaz Saray’ın kör kaldığı bir yüktür!” sözleriyle, Türkiye’nin barış gücünde yer almasının “ateşe benzin dökmekle eşdeğer” olduğunu ileri sürmüştü. Aynı kişi bu yazısında Kıbrıs’ı da İsrail için hedef göstermişti.
12 Nisan 2026’da İsrail Başbakanı Netanyahu da sosyal medya üzerinden “Benim liderliğim altındaki İsrail, İran’ın terör rejimi ve onun vekilleriyle mücadeleye devam edecek; oysa Erdoğan, bu güçlere taviz veriyor ve kendi Kürt vatandaşlarını katlediyor!” ifadesini kullanarak, Türkiye’yi hedef gösterdi.
Bu açıklamadan kısa bir süre sonra 17 Nisan’da Rubin, “İsrail Türkiye’nin hava gücü, donanması ve askeri-sanayi tesislerinin Yahudi devletinin varlığına tehdit oluşturduğundan endişe ediyorsa, İsrail’in bu tehdidi önlemek için yeni bir Odak Operasyonu başlatmaktan başka seçeneği almayacaktır. 1967’deki Nasır ordusu, bugünkü Erdoğan’ın ordusuna eşdeğerdi; büyük ama abartılmıştı!” diyerek Türkiye’yi hedef gösterdi. Hatta İsrail hava kuvvetlerine, yurtdışı gezilerine denk gelecek bir tarih ve saatte Erdoğan’ın uçağının vurulabileceği mesajını da verdi.
Aynı yazıda aralarının açık olduğunu iddia ettiği Dışişleri Bakanı Fidan ile MİT Başkanı Kalın’a da saldırılmasını önerdi. Yazısında ayrıca F-16’ların bulunduğu üsler, deniz üsleri, TUSAŞ’a ilaveten savunma sanayii üretim yerleri ile üretim uzmanı personeli öncelikli hedefler arasında gösterilmiştir.
Sonuç
13 Haziran 2025’te e-gazetemiz World of Türkiye’de “İsrail İran Yerine Türkiye’yi Hedef Almış Olsa!” başlığı altında yayımlanan analizimizde de belirtildiği gibi Türkiye, İsrail’in hedefindedir. Aynı analizde “İran’ı sadece nükleer silah çalışmaları sebebiyle değil, ‘tehdit’ olarak algıladığı için hedefe koymuştur. Tıpkı HAMAS’ı, Hizbullah’ı, Yemen’deki Husileri gördüğü gibi…” diyerek, İsrail’in olası hedeflerinin başında “F-16 filoları, Savunma Sanayii Başkanlığı’na bağlı savunma sanayii tesisleri (ASELSAN, Roketsan, Havelsan, TUSAŞ vb) ile gene sivil savunma sanayii, Türk donanmasının denizaltı, fırkateyn ve amfibi gemi/araçları, Türkiye’nin ekonomik üretim tesisleri ve önemli ulaştırma kavşak noktaları, limanlar, stratejik önemi haiz köprüler, demiryolları, enerji üretim tesisleri vb.”nin bulunacağı, bunlara güvenlik birimlerinin komutan/amirlerinin, savunma sanayii üretimindeki uzman personelin de eklenebileceğini belirtilmişti.
Keza “İsrail bu tür ‘çılgınlığı’ ABD destekli yaparsa, çok daha kolaylıkla gerçekleştirilebilir. Ancak, son İran saldırısını ABD desteği olmaksızın gerçekleştirmiş olabileceği de dikkate alınmalıdır!” diyerek bir uyarıda da bulunulmuştu.
Aynı analizin geçerliliğini hız kazanarak koruduğunu Bennett, Rubin ve Netanyahu’nun ifadelerinden daha iyi anlıyoruz. İsrail, Türkiye için en ciddi tehdittir. Mutlaka önleyici tedbirler alınmalıdır!


YORUMLAR