Suudi Arabistan merkezli yayın organlarından Arab News’de, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında son dönemde hız kazanan stratejik yakınlaşmanın ve iki ülkenin bölgesel bağlantısallık projeleri üzerinden şekillendirdiği yeni iş birliği modelinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Analizde, Ankara ve Riyad’ın demiryolu ve lojistik alanlarında imzaladığı yeni anlaşmalarla Körfez’den Avrupa’ya uzanacak bir ulaştırma koridoru oluşturmayı hedeflediği, bu girişimin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda bölgesel güç dengelerini etkileyebilecek jeopolitik bir dönüşüm anlamına geldiği vurgulandı.
Analizde ayrıca, Esad rejiminin çöküşünün ardından ortaya çıkan yeni Suriye denkleminden Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik risklerine kadar uzanan gelişmelerin Türkiye-Suudi Arabistan koridor diplomasisini hızlandırdığı belirtilirken, Ankara ve Riyad’ın bölgesel istikrarı önceleyen politikalarıyla Orta Doğu’nun geleceğinde daha etkin rol üstlenmeyi amaçladıkları değerlendirmesine yer verildi.
İşte Arab News’de yayınlanan analiz:
Orta Doğu’daki gelişmeler söz konusu olduğunda sıkça “coğrafya kaderdir” ifadesini duyarız. En yaygın şekilde İbn Haldun’a atfedilen bu ifade, coğrafyanın hem devletlerin yükseliş ve çöküşlerini hem de toplumların gelişim seyrini etkilediği anlamına gelir. Orta Doğu bağlamında ise bu söz çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla kullanılmaktadır.

Coğrafya değiştirilemez; dolayısıyla Orta Doğu ülkelerinin birbirlerinin stratejik hesaplamalarında merkezi bir konumda kalmaya devam edeceği kesindir. Ancak güçlü bir siyasi irade mevcut olduğunda coğrafya, rekabet kaynağı olmaktan çıkıp iş birliğinin temeline dönüşebilir.
Son yıllarda ilişkilerinde yakaladıkları olumlu ivmeyi temel alan Türkiye ve Suudi Arabistan, coğrafyayı güven unsuruna, altyapıyı ise iş birliği aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. İki ülke, bağlantısallık stratejisini (connectivity strategy) gelişen ilişkilerinin temel sütunu haline getirmeyi hedeflemektedir.
Körfez’den Avrupa’ya uzanan yeni koridor
Türkiye ve Suudi Arabistan, geçtiğimiz salı günü demiryolu ve lojistik sektörlerinde iş birliğini öngören iki önemli mutabakat zaptı imzalayarak bölgesel bağlantısallığın dönüştürülmesi yönünde tarihi bir adım attı. Bu anlaşmalar, Körfez’den Avrupa’ya uzanacak bir ulaştırma koridorunun kurulmasını amaçlamaktadır.

Koridorun ilk aşamasında Türkiye’nin Suriye üzerinden Ürdün’e, oradan da güneye doğru Riyad’a bağlanması planlanmaktadır. Uzun vadeli hedef ise hattın Umman’a kadar uzatılmasıdır. Bölgenin en önemli iş birliği güzergâhlarından biri sessiz fakat kararlı bir şekilde şekillenirken, iki orta güç olan Türkiye ve Suudi Arabistan bu süreçte belirleyici rol oynamak istemektedir.
Bu girişim, yalnızca ekonomik bir vizyonu değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek stratejik bir dönüşümü de temsil etmektedir.
Türkiye ve Suudi Arabistan, bağlantısallık stratejisini gelişen ilişkilerinin merkezine yerleştirmeye çalışmaktadır.
Koridor diplomasisinin yükselişi
Türk-Suudi iş birliği giderek hızlanırken, “koridor diplomasisi” iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın temel unsurlarından biri haline gelmektedir. Bu eğilimi besleyen birkaç önemli faktör bulunmaktadır.

İlk olarak, Ankara ile Riyad arasında giderek derinleşen siyasi uyumun zamanla güvenlik alanındaki koordinasyona dönüşmesi dikkat çekmektedir.
İkinci faktör ise yeni Suriye denklemidir. Esad rejiminin çöküşü, Ankara ve Riyad’a Şam’daki yeni yönetimle siyasi uyum geliştirme ve Suriye’yi bağlantısallık projelerinin merkezine yerleştirme fırsatı sunmuştur. Nitekim Suriye ve Ürdün, bu girişimin coğrafi çekirdeğini oluşturmaktadır.
Üçüncü ve belki de en önemli unsur ise ABD-İsrail ile İran arasındaki devam eden gerilim nedeniyle Hürmüz Boğazı’nda ortaya çıkan kırılganlıktır. Bu durum koridor diplomasisini hızlandırmıştır.
Uzun vadede Hicaz Demiryolu’nun yeniden canlandırılması, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığa alternatif bir seçenek olarak giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Irak’ın dahil olabileceği bölgesel ağ
Türkiye Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu bu hafta yaptığı açıklamada, ulaştırma koridorunun önümüzdeki üç yıl içinde tamamlanabileceğini ve ilerleyen dönemde Avrupa’ya kadar uzanabileceğini belirtti.

Bakan, Suudi Arabistan’ın demiryolu ağını Ürdün sınırına kadar genişlettiğini, Türkiye’nin ise kendi demiryolu sistemini Suriye sınırına ulaştırdığını ifade etti. Daha da önemlisi, Irak’ın da projeye dahil olabileceği vurgulandı.
Bu nedenle Türk-Suudi diplomasisi, bölgede giderek güçlenen altyapısal çoğulculuğun bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Ne Ankara ne de Riyad, istikrarı destekleyen herhangi bir bölgesel aktörü dışlama niyetindedir.
Bölgesel istikrar ve ekonomik entegrasyon hedefi
Bugün Orta Doğu ülkelerini etkileyen gerilimler paradoksal biçimde bölgeyi ekonomik entegrasyon için stratejik bir merkez haline getirmektedir. Hem Türkiye hem de Suudi Arabistan misilleme yerine istikrar arayışını önceliklendirmektedir. Bölgesel diplomasi yaklaşımları, askeri çatışmalardan uzak durmayı hedefleyen bir stratejiye işaret etmektedir.

Bu yaklaşım, ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilim sırasında sergiledikleri tutumlarda da açıkça görülmektedir. Ankara ve Riyad kısa vadeli kazanımların ötesinde düşünerek bölgenin yeni gerçekliklerine cevap veren bir koridor ekosistemi inşa etmeye çalışmaktadır.
Küresel tedarik zincirleri giderek daha fazla riskle karşı karşıya kalırken, Orta Doğu yükselen yeni düzenin kavşak noktasında bulunmaktadır.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Körfez’den Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yönelik bilinçli bir bağlantısallık baskısı anlamına gelmektedir. Bu noktada Türk-Suudi diplomasisinin neyi amaçladığı ve ne sunabileceği sorusu önem kazanmaktadır.
Stratejik kazanımlar ve Avrupa boyutu
Bu girişim öncelikle kırılgan güzergâhlara aşırı bağımlılığı azaltmayı, jeopolitik risklere karşı koruma sağlamayı, tedarik zincirlerinin dayanıklılığını artırmayı ve tarafların jeopolitik konumlarını güçlendirmeyi hedeflemektedir.

İkinci olarak, ortak çıkarlar ve bölgesel krizlere yönelik koordineli yaklaşımlar üzerinden pragmatik bir yakınlaşmayı teşvik etmektedir.
Üçüncü olarak ise karşılıklı fayda ve bölgesel sahiplenme temelinde bölgesel entegrasyona yönelik etkili bir yol sunma potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye-Suudi Arabistan ulaştırma koridorunun yeniden canlandırılması Avrupa açısından da stratejik öneme sahiptir. Çünkü bu koridor, hassas deniz geçiş noktalarına bağımlılığı azaltarak ekonomik güzergâhları çeşitlendirecektir. Avrupa, Ukrayna savaşı ve kritik deniz ticaret yollarındaki istikrarsızlık nedeniyle önemli kesintiler yaşamıştır.
Bu nedenle Avrupa ülkeleri uzun süredir Orta Doğu ve Asya’ya alternatif bağlantı yolları aramaktadır. Türk-Suudi demiryolu projesinin yeniden gündeme gelmesi, Avrupa için de önemli bir stratejik fırsat yaratmaktadır.
Fırsatlar kadar riskler de mevcut
Bununla birlikte bu proje, Orta Doğu’da bağlantısallık diplomasisinin önemli bir sınavı olacaktır. Taşıdığı potansiyele rağmen ciddi riskler de içermektedir. En büyük zorluklardan biri, projenin ilerlemesini kolaylıkla sekteye uğratabilecek kırılgan bir bölgesel ortamdan geçmesidir.

Ankara ve Riyad, Suriye, Ürdün ve Irak’taki gelişmeleri yakından takip ederken bölgesel istikrar konusunda ortak bir tutum sergilemektedir. Bu yaklaşım, diplomasi anlayışlarının da temelini oluşturmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu hafta yaptığı açıklamada, Suriye ve Lübnan’ın güvenliğinin bölgenin genel güvenlik ve istikrarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.
Aynı hafta içerisinde Suudi Arabistan da Beyrut yönetimine destek göstergesi olarak yaklaşık beş yıldır uyguladığı Lübnan ürünlerine yönelik ithalat yasağını kaldırmıştır. Türkiye ile birlikte Suudi Arabistan, Suriye ve Lübnan’daki istikrar ve yeniden inşa süreçlerinin desteklenmesinde merkezi bir rol üstlenmektedir.
Her iki ülke de İsrail’i ve İran destekli vekil aktörleri bölgedeki temel istikrarsızlaştırıcı unsurlar olarak görmekte ve bunların etkisini sınırlandırmayı hedeflemektedir.
Sonuç
Türk-Suudi diplomatik yakınlaşması yalnızca yeni bir altyapı projesinin habercisi olarak değerlendirilmemelidir.
Bu girişim aynı zamanda bölgesel aktörlerin kendi bağlantısallık koridorlarını oluşturma kapasitesine sahip olduklarını gösteren güçlü bir siyasi mesaj taşımaktadır.
Türkiye ve Suudi Arabistan, Orta Doğu’nun geleceğini dış aktörlerin belirlediği bir jeopolitik alan olmaktan çıkarıp, bölge ülkelerinin şekillendirdiği bir ekonomik ve stratejik entegrasyon sahasına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu nedenle söz konusu koridor, bir ulaştırma projesinden çok daha fazlasını ifade etmektedir.
