ABD’nin önde gelen yayın organlarından The Hill’de; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü askeri saldırılaın taktik düzeyde önemli başarılar elde etmesine rağmen neden stratejik bir sonuca ulaşamadığına dair kritik değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayımlandı.
İran’ın nükleer tesisleri, füze altyapısı ve askeri komuta kademesine yönelik ağır darbeler vurulmasına rağmen Tahran yönetiminin teslim olmadığına dikkat çekilen analizde, Washington’ın elde ettiği askeri üstünlüğü siyasi ve stratejik kazanıma neden dönüştüremediğine dair tezler ortaya konuldu.
Analizde ayrıca, ABD yönetiminin İran ile müzakerelere yönelmesinin savaşın nihai hedefleri konusunda soru işaretleri yarattığı belirtilirken, mevcut durumun İran’a yeniden toparlanma ve bölgesel kozlarını güçlendirme fırsatı sunduğu değerlendirmesine yer verildi.
İşte The Hill’de yayınlanan analiz:
Napolyon’a atfedilen en kalıcı sözlerden biri, savaşta kararlılık ve tam bağlılık üzerine yaptığı şu uyarıdır:
“Viyana’yı alacaksan, Viyana’yı al!”

Bu düstur, her stratejist ve komutan için askerî harekâtların icrası sırasında tereddüde düşmeme konusunda bir uyarı niteliği taşımıştır.
Zira savaş, yarım tedbirlerin veya uygulama aşamasındaki kararsızlığın alanı değildir. Bir hedefe bağlılık gösteriyorsanız onu tamamen ele geçirmeli; bir strateji benimsiyorsanız arzu edilen stratejik nihai duruma ulaşıncaya kadar onu kararlılıkla uygulamalısınız.
İran’a yönelik saldırıların başarısızlığı
Mevcut İran çatışmasında ABD, son derece hassas ve etkili hedefleme kabiliyetleriyle desteklenen ve üstün istihbarata dayalı bir taktik üstünlüğe sahipti.

Epic Fury Harekâtı’nın ilk aşaması, Napolyon’un bir başka ilkesinin de örneğiydi:
“Savaşacaksanız, bunu enerjik ve sert bir şekilde yapın. Savaşda daha az insanlık dışı kılmanın tek yolu budur.”
ABD ilk aşamada bunu yapıyor göründü. İran’ın nükleer tesisleri ve kabiliyetleri ağır hasar aldı. Ülkenin siyasi liderliği, askerî komuta zinciri ve Devrim Muhafızları kadroları büyük ölçüde etkisiz hale getirildi.
Ancak ikinci aşamada ABD bu adımını taçlandırmak konusunda büyük sorunlar yaşadı.
Kaçırılan stratejik fırsat
Bu son derece etkili başlangıcın sonucunda ABD ve bölgesel müttefikleri tüm avantajları elinde bulunduruyordu. Yeterli kararlılık gösterilmesi halinde İran’ın nükleer kapasitesinin, balistik füze tehdidinin ve hayati önemdeki Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ticaretine yönelik tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması mümkündü.

Ancak bu fırsat kullanılamadı.
Bugün ABD, kendi hatalarının kurbanı olarak İran ile müzakere masasında pazarlıklar yapmak zorunda kaldı.
Zira; bu süreçte, ağır darbeler almış olmasına rağmen meydan okumaya devam eden ve caydırılamamış İran rejimiyle, net ve kesin bir nihai sonuca ulaşmadan çatışmayı sona erdirmek için müzakere ediyor.
Dahası, anlaşma zemini oluşturma çabalarında İran, sanki hiç darbe almamış gibi fiilen eşit bir aktör olarak masada oturuyor.
Kısacası ABD, “Viyana’yı alamadı”
Stratejik hedeflerdeki belirsizlik
Peki ABD bu noktaya neden geldi?
Bunun birkaç nedeni var.

İlk olarak, sürekli değişen ve giderek belirsizleşen stratejik hedef eksikliğinden kaynaklandı.
Operasyonun stratejik amacı asla tam olarak ortaya konulamadı.
“İran’ın nükleer kapasitesinin yok edilmesi”, “koşulsuz teslimiyet” ve ardından “rejim değişikliği.” gibi farklı açıklamalar sahadaki üstünlüğün hedeflere etkisini ortadan kaldırdı.
Bir askeri kampanyanın stratejik hedefi tanımlanmamışsa veya sürekli değişiyorsa, başarıya ulaşılıp ulaşılmadığını değerlendirmek de zorlaşır. Başka bir ifadeyle, nereye gittiğinizi bilmiyorsanız her yol sizi hiçbiryere götürmez.
Liderlik ve karar alma sorunu
İkinci olarak, geçmişteki ABD başkanları; tecrübeli, ciddi ve düşünceli Savunma Bakanları ile Savaş Bakanlarından önemli ölçüde fayda sağlamışlardı. Bu isimlerin tavsiyeleri sayesinde, yumuşak ve sert güç unsurlarını dengeli biçimde bir araya getiren, iyi geliştirilmiş harekât seçenekleri başkanların önüne konuluyordu.

Her zaman haklı olmayabilirlerdi; ancak genel olarak bu isimler taktik askerî eylemleri stratejik sonuçlarla ilişkilendiren uygulanabilir seçenekler sunabiliyorlardı.
Mevcut başkanın, mevcut savunma bakanından benzer düzeyde ciddi ve dengeli tavsiyeler alıp alamadığı ise oldukça şüpheli.
Son olarak, mevcut yönetim İran rejiminin ciddi bir müzakere ortağı olduğuna inandırılması. Bu varsayım açık biçimde hatalı ve ABD’nin sahadaki kazanımlarını masada kaybetmesine neden oldu.
Bugün gelinen noktada, İran rejimiyle, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ilişkin şartlar konusunda, ona eşit statü verilmiş bir aktör olarak müzakere edilmek zorunda kalındı.
Zamanın İran lehine işlemesi
Savaş uzadıkça, zaman sürekli olarak İran’ın lehine işledi.

İran rejimi büyük ölçüde yeniden silahlandı iç kontrolünü sağlamlaştırdı ve uzun süreli bir mücadeleye hazır hale geldi.
Daha da önemlisi ise İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü artırarak, stratejik bir hamle ile küresel maliyeti artırdı.
Napolyon’un dersinin doğrulanması
ABD’nin “Viyana’yı alamaması”, yani İran rejimini gerçekten mağlup edecek ve onun tehdit kapasitesini kalıcı olarak ortadan kaldıracak şekilde saldırıları bitirememesi, kendisini galip gören bir İran gerçeği ortaya çıkardı.
İran, ABD ve İsrail ile yaşadığı çatışmadan; bölgesel vekil güçleri, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı kapasitesi ve bölgedeki kritik altyapılara yönelik İHA tehdidi gibi asimetrik araçlarının önemli bölümünü koruyarak çıktı ve Napolyon’un tezi şu şekilde doğrulanmış oldu.
“Tahran’ı alacaksan, Tahran’ı al!” aksi takdirde başarılı olamazsın.
