Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Foreign Affairs: Trump’ın üstenci stratejisi Avrupa’da nasıl yankı bulacak?

Schröder örneği, Trump yaklaşımının sınırları ve beklentiler. Trump’ın üstenci stratejisi Avrupa’da nasıl yankı bulacak?

Schröder örneği, Trump yaklaşımının sınırları ve beklentiler. Trump'ın üstenci stratejisi

ABD merkezli önemli yayın organlarından Foreign Affairs’de, ABD’nin Avrupa üzerindeki görünmeyen hegemonya mekanizmalarının ve transatlantik elit ilişkilerinin değerlendirildiği dikkat çekici bir analiz yayınlandı.

Avrupa’nın uzun yıllardır yalnızca askeri güvenlik alanında değil, siyasi elit yapısı bakımından da Amerikan merkezli küresel sisteme entegre edildiğinin vurgulandığı analizde, ABD’nin gerçek gücünün yalnızca NATO gibi askeri yapılarla değil; Avrupa elitlerini kendi kurumsal düzenine bağlayan kariyer, statü ve nüfuz ağıyla şekillendiği ifade edildi.

Analizde ayrıca, Trump döneminde bu transatlantik “elit entegrasyonu” modelinin ciddi şekilde sarsıldığı, bunun ise uzun vadede Avrupa’nın yeniden daha bağımsız ve sert bir egemenlik anlayışına yönelmesine neden olabileceğine dair değerlendirmelere yer verildi.

İşte Foreign Affairs’de yayınlanan analiz:

Amerikan MAGA sağının standart söylemlerinden biri, Avrupa ülkelerinin ABD vergi mükellefleri üzerinden “bedavacı” hale geldiği yönündedir.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana birçok Avrupa devleti ordularını zayıflatırken, küresel güvenlik mimarisinin maliyetini büyük ölçüde ABD’nin üstlenmesine dayandı. Ancak bu yaklaşım, Amerika’nın kurduğu uluslararası sistemin daha az görünür avantajlarını gözden kaçırmaktadır.

ABD, NATO ve diğer transatlantik kurumlardan yalnızca maddi fayda sağlamamakta; aynı zamanda siyasi ve toplumsal düzeyde de kazanç elde etmektedir. Çünkü Avrupalı elitler, teşviklerini, kariyer hedeflerini ve dünyaya bakışlarını şekillendiren Amerikan merkezli bir düzene entegre edilmiş durumdadır.

Başka bir ifadeyle, Amerika’nın gerçek avantajı; müttefik elitlerin davranışlarını yönlendirme ve tüm bölgeleri kendi lehine işleyen kurumsal bir mimarinin içine yerleştirme kapasitesinden kaynaklanmaktadır.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Burada söz konusu olan düzen, dikey toplumsal yükselişin nihai hedefinin artık ulus-devlet değil; Amerikan kurumları, ABD merkezli küresel organizasyonlar ve Amerikan şirketleri olduğu bir sistemdir. Bu dinamiği anlamak için Avrupa’ya bakmak yeterlidir.

Avrupa elitlerinin yönü

Avrupa Birliği’nin eski komünist üye devletlerinde elitler açısından Avrupa kurumlarında kariyer yapmak, ulaşılabilecek en üst seviye olarak görülmektedir. İzlenen yol oldukça tanıdıktır: ulusal liderlik, Brüksel’e geçiş için bir basamak haline gelir.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Örneğin Polonya Başbakanı Donald Tusk, daha sonra Avrupa Konseyi Başkanı olarak görev yaptı. Çok sayıda Doğu Avrupalı lider, Avrupa çevreleri tarafından “kabul görmelerini” bir yetkinlik ve meşruiyet göstergesi olarak sunmakta; gelecekte AB kurumlarına geçecekleri yönündeki spekülasyonlar ise olağan karşılanmaktadır. İktidar partilerinin kadroları zaman içerisinde Birliğin bürokratik yapıları içine çekilmektedir.

Batı Avrupalılar için ise durum farklıdır. Yaşam standartlarının ve siyasi ağırlıklarının daha yüksek olması nedeniyle AB kurumlarında kariyer yapmak aynı prestiji taşımamaktadır. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Alman iç siyasetindeki vasat sayılabilecek performansının ardından bu göreve yükselmiş olması tesadüf değildir.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Aynı şekilde bu makamın uzun süre Lüksemburg gibi görece küçük ülkelerden gelen isimlerce doldurulmuş olması da dikkat çekicidir.

Batı Avrupalı elitlerin nihai durağı çoğu zaman fiilen ABD olmaktadır. Batı Avrupa ülkelerindeki siyaset, en üst düzeylerde bile artık nihai hedef değil; daha büyük bir transatlantik prestij için bir sıçrama tahtası işlevi görmektedir.

Transatlantik kariyer ağı

Avusturya’nın genç siyasi yıldızı Sebastian Kurz, başbakanlığının ardından kısa sürede Thiel Capital’de küresel stratejist oldu. Eski İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Goldman Sachs, Microsoft ve Anthropic’te danışmanlık rollerine geçti. Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, merkezi New York’ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanlığı görevini yürütüyor.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, görev süresi sonrasında JPMorgan’da danışmanlık görevleri üstlendi. Norveç’in eski başbakanı Jens Stoltenberg ise on yıl boyunca NATO Genel Sekreterliği yaptı; bu görev bugün eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte tarafından yürütülüyor. İtalya’nın eski Başbakanı Mario Draghi de Avrupa’daki üst düzey görevlerinden önce kariyerinin bir bölümünü Goldman Sachs’ta geçirdi.

Görevler farklı olsa da elit dolaşımının temel mantığı dikkat çekici biçimde aynıdır.

Schröder örneği ve sistemin sınırları

Bu kariyer yollarının anlamı, kabul edilen alanın dışına çıkan örneklerle kıyaslandığında daha net görülmektedir. Eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in görevden ayrıldıktan sonra Rus enerji şirketlerinde çalışmaya başlaması Batı’da büyük tepkiyle karşılandı.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Aslında bu tepki son derece mantıklıydı; çünkü ulusal liderlerin siyaset sonrası ilişkilerinin ciddi jeopolitik ağırlık taşıdığı örtülü biçimde kabul edilmiş oluyordu.

Batılı şirketler, kurumlar veya ittifaklarla kurulan ilişkiler “normal” hatta “övgüye değer” görülürken; benzer bağların rakip güçlerle kurulması ciddi sorun olarak değerlendirildi. Bu çifte standart, ABD tarafından inşa edilen ve bugün belki de çözülme sürecine giren transatlantik sistemin temel yapısını gözler önüne sermektedir.

MAGA perspektifine sahip gözlemciler açısından bu gelişmeler yalnızca kariyerizm gibi görünebilir. Ancak gerçek bundan oldukça farklıdır. Avrupa elitleri, ABD ile açık çatışmaya girmekten caydırılmaktadır. Çünkü kaba bir yolsuzluk sistemiyle değil; statü, nüfuz ve Amerikan hegemonyasının merkezinde yer alan siyaset sonrası kariyer imkanlarıyla adeta “satın alınmaktadırlar.”

Modern çağın saray sistemi

Önemli ulus-devletlerin siyasi liderlerinin kariyerlerini başka bir ülkede tamamlaması, Amerikan gücünün dikkat çekici göstergelerinden biridir. Ancak bu tarihsel olarak tamamen yeni bir durum değildir.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Bu olgu, tarihçi Peter Wilson’ın “Absolutism in Central Europe” adlı eserinde ele aldığı erken modern dönemdeki “soyluluğun evcilleştirilmesi” sürecinin çağdaş bir versiyonu olarak okunabilir. Wilson, Norbert Elias ve Jürgen Freiherr von Krüdener’in çalışmalarına dayanarak, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’daki ihtişamlı sarayların yalnızca estetik yapılar olmadığını; aynı zamanda soyluları pasifleştiren ve merkezi otoriteye bağlayan siyasi kontrol araçları olarak işlev gördüğünü anlatır.

Wilson bu süreci şöyle açıklar:

“Hükümdar, aristokratik sınırlamalardan belirli ölçüde kurtulmuştu; ancak mutlak güce ancak kendi iktidarını pekiştirecek bir saray sistemi geliştirerek ulaşabildi. Mutlakiyetçilik doğrudan zorlamadan ziyade manipülasyon ve toplumsallaştırma süreci haline geldi. Hükümdarın güçlenen konumu, saray yaşamının cazibesi aracılığıyla ‘soyluluğun evcilleştirilmesini’ mümkün kıldı. Bu teşvikler ekonomik ya da maddi değil, toplumsal nitelikteydi.”

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Saray yaşamının prestiji sayesinde hükümdarlar gücü merkezileştirdi; bir zamanlar kraliyet otoritesine direnebilen aristokrasinin geleneksel savaşçı karakteri törpülendi. Elias’ın “medenileşme süreci” olarak tanımladığı saray ritüelleri, soyluların doğal saldırganlığını yumuşattı. Büyük aristokrat aileler, devlet inşası sürecinde hükümdarın ortakları haline geldi.

Örneğin Habsburg Monarşisi’nde Macar aristokratları imparatorluk hizmetine girerek saray bürokrasisini doldurmayı tercih etti. Merkeziyetçiliğe karşı direniş ise giderek alt düzey soylulara kaydı.

Trump ve kırılan denge

Bu tarihsel tablo ile günümüz ABD-Avrupa ilişkileri arasındaki benzerlik oldukça dikkat çekicidir. ABD’nin tartışmasız küresel süper güç olarak yükselişiyle birlikte Avrupa elitleri de daha geniş bir emperyal “saray” sistemine dahil edildi. Bu sisteme katılım; statü, güvenlik ve fırsat sağlarken, önemli ölçüde özerklikten vazgeçilmesini beraberinde getirdi.

Foreign Affairs: Trump'ın üstenci stratejisi Avrupa'da nasıl yankı bulacak?

Trump’ın Avrupalı elitlere yönelik sert ve zaman zaman küçümseyici yaklaşımı karşısında verilen tepkiler, bu ilişkinin devam ettiğini göstermektedir. Avrupa elitleri büyük ölçüde açık çatışmadan kaçınmaktadır. Elias’ın tanımladığı anlamda hâlâ “medenileşmiş” durumdadırlar ve Trump öncesi döneme geri dönüş umudunu korumaktadırlar.

Trump’ı önceki Amerikan yönetimlerinden ayıran temel unsur ise transatlantik elit entegrasyonu sistemine yönelik kayıtsızlığı, hatta zaman zaman düşmanlığıdır. Önceki yönetimler “saray sistemini” ve onun ödüllerini sürdürürken, Trump müttefik elitlere açık küçümsemeyle yaklaşmış ve onların Amerikan liderliğindeki düzene entegre olmasını sağlayan mekanizmaları zayıflatmıştır.

Bu yönüyle Trump, onlarca yıldır transatlantik ilişkilerin temelini oluşturan mantığı sarsmaktadır.

Yeni egemenlik arayışı

Eğer bu “saray sistemine” erişim sınırlandırılır veya ödülleri azalırsa, Avrupa elitleri daha geleneksel bir egemenlik anlayışını yeniden keşfetmek zorunda kalabilir. Böyle bir durumda ise yeniden, evcilleştirilmiş bir sınıf olmaktan ziyade; çatışma kapasitesi ve iradesiyle tanımlanan eski aristokratik yapıya benzer bir konuma dönüşebilirler.

Peki bu durum Amerika’nın çıkarına olur mu? Avrupa’nın çıkarına olur mu? Bunu zaman gösterecek.