Reşit Kemal AS – 12 Ocak 2026
Ortadoğu bir kez daha fay hatlarından kırılıyor. İran’da rejim karşıtı iç ayaklanmalar, İsrail’in açık ya da örtük müdahaleleriyle derinleşirken mesele artık yalnızca Tahran’ın iç dengeleriyle sınırlı değil. Bu yangın, Türkiye’nin kapısına kadar dayanmış durumda.
“Ortadoğu’da taraf olmamak diye bir lüks yoktur, sadece sonradan bedelini ödeyeceğiniz bir gecikme vardır.”
Libya’da “bekle-gör” dedik, Doğu Akdeniz’de masadan kalktık. Irak’ta merkezi otoritenin dağılmasını izledik, Suriye’de iç savaşın ilk yıllarında “nasıl olsa geçer” diye düşündük. Sonuç ortada: sınırlarımızda fiili devletçikler, milyonlarca mülteci, terör koridorları ve hala kapanmayan güvenlik açıkları. Şimdi benzer bir senaryo İran üzerinden mi yazılıyor?
İran sıradan bir komşu değil. 560 kilometrelik kara sınırı, mezhepsel etkisi, Irak-Suriye hattındaki vekil yapıları ve Kafkasya’ya uzanan nüfuzu ile Türkiye’nin güvenlik mimarisinin kilit taşlarından biri. İran’ın istikrarsızlaşması, “rejim değişikliği” söylemleriyle parçalı bir yapıya sürüklenmesi; Türkiye için sadece diplomatik bir sorun değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesidir.
İsrail’in bu süreci desteklediği artık bir sır değil. Tel Aviv açısından İran’ın zayıflaması, nükleer tehdidin ötelenmesi ve bölgesel rakibin içe kapanması demek. Ancak İsrail’in güvenliği ile Türkiye’nin güvenliği aynı denklemde yer almıyor. İsrail için İran’ın kaosa sürüklenmesi bir kazanım olabilir; Türkiye için ise bu kaos, yeni göç dalgaları, sınır ötesi milis hareketleri, PKK uzantılarının alan kazanması ve mezhepsel fay hatlarının Türkiye içine taşınması anlamına gelir.
Peki Ankara ne yapmalı?
Öncelikle şunu kabul etmek zorunda: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” artık bir dış politika değil, stratejik körlüktür. Türkiye’nin yapması gereken, ne İran rejiminin hamisi olmak ne de Batı-İsrail ekseninde pozisyon almaktır. Türkiye’nin yapması gereken, kendi çıkarını merkeze alan çok katmanlı bir güvenlik ve diplomasi hamlesidir.
Birincisi, sınır güvenliği ve iç istikrar mutlak öncelik olmalıdır. İran’daki olası çözülmenin Türkiye’ye sıçramasını engelleyecek askeri ve istihbari tedbirler gecikmeden artırılmalıdır. Göç yönetimi, yalnızca insani bir mesele değil, artık bir milli güvenlik konusudur.
İkincisi, Irak ve Suriye hattında oluşacak boşluklara karşı ön alıcı diplomasi şarttır. İran’ın zayıflaması, bu coğrafyalarda yeni vekil savaşlarını tetikleyebilir. Türkiye bu alanları başkalarının inisiyatifine bırakamaz.
Üçüncüsü, Ankara bölgesel arabulucu rolünü yeniden hatırlamalıdır. İran ile Batı arasında köprü olabilecek nadir aktörlerden biridir. Bu rol, pasiflik değil; tam tersine, masayı kuran ve oyunun kurallarını etkileyen bir pozisyondur.
Ve belki en önemlisi: Türkiye artık reflekslerle değil, uzun vadeli stratejik akılla hareket etmek zorundadır. Ortadoğu’da her boşluk başkası tarafından doldurulur. Türkiye doldurmazsa, başkası doldurur; bedelini de Türkiye öder.
Bugün İran’da olan biteni “uzakta bir iç karışıklık” olarak görmek, yarın kendi sınırlarımızda yaşanacak krizleri davet etmektir. Libya’da, Irak’ta, Suriye’de defalarca denenen ve bedeli ağır ödenen bu yaklaşım, bu kez telafi edilemez sonuçlar doğurabilir.
Kısaca, Türkiye bu oyunda seyirci mi olacak, yoksa oyunun kurallarını etkileyen bir aktör mü?
Not: “Ortadoğu, seyircileri affetmez.”




YORUMLAR