Fatih ÜNLÜ – 05 Mayıs 2026
Bugünkü yazımızın başlığı Ahmet Er-Rufai Hazretlerinin bir duasından.
Şöyle diyor Hazret:
“Allah’ım!
Zamanlarımı Sen’inle mamur kıl
Sırlarımı muhabbetinle aydınlat
Gözümü lütfunun izlerini görmekle aydınlık eyle…”
Evet…
“Zamanlar ancak Allah’ı bilmekle mamur olur”
“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle sükûn bulur.”
Biliyorsunuz, mamur “imar edilmiş, bayındır hale getirilmiş ve şenlendirilmiş” anlamlarına geliyor. Hazret de “mamur” derken hem manevi hem de maddi imarı kast ediyordu hiç şüphesiz.
Allah Dostlarının manevi halleri zaten apayrı bir âlem. O zamanların maddi imarı da günümüzdeki imar anlayışından çok farklıydı hiç şüphesiz. Düşünün, mütevazı bir Tekke’de biraz ileride Şeyhin de bizzat çalıştığı bir buğday tarlası, sebze tarhları ve yanda eşsiz bir gül bahçesi, şırıl şırıl akan küçük bir pınar, güzel bir çardak, bilahare namaz arası ve sonra içilen çaylarla eşsiz bir sohbetti belki de…
Bu cümleden, bu duanın anlamını kavrayabilmek için kupkuru, kavrulan bir çöl düşünelim. Sonra oranın ileriden gelen ağır bulutlardan birdenbire bastıran cömert yağmurlarla yeşillendiğini ve şenlendiğini. Ve insanların istifadesi için de etrafa çok güzel mekânların yapıldığını… Akan sular, güzel yollar, çiçekler, ağaçlar ve her yönde tabiatla uyumlu muhteşem bir imarla yaşanası yerler meydana geldiğini düşünelim.
Bir de kıymetli ve sevilen dostlarla burası ne kadar şen ve mesrur olur. İşin bir de manevi imar ve inşirah yönü vardır ki asıl dirijan da onlardır fakat onları kaleme dökmek te bir o kadar zordur.
İşte zamanlar Allah bilmekle, O’nun yüce zikri ve emirleriyle mamur olur, harabelikten, yakıcı bir kuraklıktan ve ıssızlıktan kurtulur. Zamanlar O’nun Adlarıyla nurlanır.
Allah’ı bilen bir insanın her anı mamur olur, şenlenir, güzelleşir.
Diyelim bir taciriz veya esnafız, eğer gerçekten Allah’ı biliyorsak, işlerimizde özenli ve dürüst oluruz, güler yüzlü oluruz. Bizden insanlara zarar gelmez, bilakis gittiğimiz her yerde hayır vesilesi oluruz.
Diyelim önemli bir yerde yöneticiyiz. İnsanları üzmeden, kırmadan idare eder, sorumlu olduğumuz işleri ve Allah’ın kullarına hizmeti bir emanet sayarız. İşimizin hakkını veririz ve sistemi güzel çalıştırıp işleri bir bir sonuçlandırırız. Ah değil dua alırız.
Ya da diyelim bir yerde çalışanız. Bize bir iş verildiğinde kimsenin gözü arkada kalmaz, biz işi bitirinceye kadar kimsenin alnının damarı çatlamaz, bilirler ki o iş en güzel şekilde yapılacaktır. Bir de işimizi öyle iyi öğrenir ve yaparız ki en kıdemli yöneticiler bile bize özenirler…
Veya bir eğiticiyiz. Öğrencilerimizi ve o kıymetli dönemlerini birer emanet biliriz ve onları özenle öyle yetiştiririz ki hayat boyunca ve ötesinde bile bizi hayırla yâd ederler.
Veya bir öğrenciyiz. Bu nispeten rahat yıllarımızda eğitimizde, ahlakta ve ileride önemli bir yoldaşımız olacak öğrenme aşkında kalıcı temeller atarız.
Bunun gibi Allah’ı bilmek insanın her işinde, hal ve kal’inde kendini gösterir.
Zamanlarını Allah’ı bilmeden mahrum edenler de çoktur amma insanlık tarihi Allah’ı bilmekle zamanlarını ve ömürlerini mamur kılan nice kıymetli insanla doludur.
Düşünün, Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam da tek bir insanın iman etmesi için bile -kendine kıyarcasına- didinir dururdu. Taif’te getirdiği en güzel mesaja taşlarla cevap verildiği halde o gelecek nesillerin hayrını dilemiş ve Uhud’da dişleri Utbe b. Ebi Vakkas’ın attığı taşla kırıldığı zaman bile kâfirler için şöyle dua edebilmiştir:
“Allah’ım! Kavmimi yargılama, çünkü onlar bilmiyorlar.”
Peygamberimiz bunu Allah için yapabilmişti. Taif’te atılan taşlarla yaralanmışken de yine
“Ey Rabbim! Benim üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, eğer senin bana karşı bir kızgınlığından ve öfkenden dolayı değilse; çektiğim bu sıkıntıya hiç aldırış etmem ve hepsine tahammül ederim.” diyebilmişti.
Allah azimüşşan da yıllar sonra kıymetli Resulüne hem Mekke’nin hem de Taif’in fethini nasip etmişti. Ve tüm zamanları Allah’a imanla nurlanan Peygamberimiz aleyhisselam hem o beldelerde zayıf düştüğü hem de muzaffer bir komutan olarak oraları fethettiği zaman tavırların en güzelini gösterebilmişti.
Hz. İbrahim aleyhisselam da Nemrut’un ve tâbilerinin tapındıkları güneşin, ayın ve putların tapınılacak bir yönleri olmadığını insanlara gösterdiği için mancınıkla dağ gibi bir ateşe atılırken bile davasından zerre dönmemişti. Ve “Hasbünallah” diyerek atıldığı ateş te onun için bir gül bahçesine dönüşmüştü.
Zamanlarını Allah ile mamur kılanları Allah hiç yalnız bırakır mı?
Hz. Ömer de (r.a.) Allah Resulüne olanca düşmanlık hisleri içindeyken Taha suresinin güzelliğiyle iman etmiş ve Allah’a imanın nuru ile Ömer-ül Faruk olmuştu.
Hz. Ali de (r.a.) Allah’a imanın gücü ve nuruyla bir savaştan öbürüne Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te ve Hayber’de Allah Resulunu (s.a.v.) hiç yalnız bırakmamış ve Hendek’te zamanın en dehşetli savaşçısı Amr bin Abdûd’un karşısına kahramanca çıkarak onu yenebilmişti.
Hz. Ebubekir de (r.a.) koca bir ömrü İslam’a ve Allah Resulünün (s.a.v.) yoldaşlığına vakfetmiş ve doğruluğuyla, sadakatıyla Ebubekir Es-Sıddık olmuştu…
Tarih boyunca da, günümüzde de sayısız güzel örnek.
Diyelim bizim de bu günümüz güzel kıraatler, salavatlar ve şiirlerle mamur olmuştur. Belki bir başka arkadaşımızın gecesi de teravihte okunan ve Hikmetli kardeşimizin ifadesiyle “Hiç bitmesin” diyeceğimiz içli Kuran-ı Kerim tilavetleriyle nurlanmıştır.
Mevlana Hazretlerinin “Hilat reha kon aşıkâ!” dediği gibi, bir aşığın kalbi de Allah azimüşşan’a imanla tümden arınıp nurlanmış ve on sekiz bin âleme dost olmuştur.
İşte zamanları mamur kılan Allah’a imandır. Vakitleri güzel kılan Allah’ın zikr-i cemilidir, O’nun rızasına uygunluğudur.
İnsana en ağır gelen de zamanlarının Allah’ın rızasından uzaklığıdır. Gün gelir, kâfir bile bunu görür de Mevlana hazretlerinin Mesnevi’deki ifadesiyle Cehennemden
“Bir baksan, bana bir baksan, cehennemde olduğuma gam mı çekerdim *” der durur.
Allah’a emanet olun.


YORUMLAR