Reşit Kemal AS – 16 Ocak 2026
Böylesi bir ortamda arabuluculuk yapmak, taraflarla aynı anda konuşabilmek ve risk alarak “elini taşın altına koymak”, sıradan bir siyasi hamle değildir.
Bu, ciddi bir liderlik cesareti gerektirir. Putin ve Erdoğan’ın girişimini değerli kılan tam da budur.
Dünya bir kez daha savaşın eşiğinden döndü. İran ile ABD arasında tırmanması muhtemel bir çatışmanın önlenmesinde, Rusya lideri Vladimir Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü yoğun diplomasi dikkat çekici bir örnek olarak kayda geçti. Bu girişim, yalnızca bir krizin ertelenmesi değil; aynı zamanda küresel siyasette unutulmaya yüz tutmuş bir kavramın, barış diplomasisinin, yeniden hatırlatılmasıydı.
Bugün uluslararası sistem, tehdit diliyle konuşan, yaptırımı refleks haline getiren ve silah gücünü tek çözüm yolu olarak sunan bir anlayışın kuşatması altında. Böylesi bir ortamda arabuluculuk yapmak, taraflarla aynı anda konuşabilmek ve risk alarak “elini taşın altına koymak”, sıradan bir siyasi hamle değildir. Bu, ciddi bir liderlik cesareti gerektirir.
Tribünlere Değil Sonuca Oynayan Diplomasi
Putin ve Erdoğan’ın girişimini değerli kılan tam da budur. Çünkü bu diplomasi, tribünlere oynayan bir retorikten değil; sonuç odaklı, perde arkasında yürütülen ve sorumluluk üstlenen bir iradeden beslenmektedir. Taraflardan birini mutlak iyi, diğerini mutlak kötü ilan etmek yerine; krizin maliyetini bölge halkları ve dünya barışı açısından okumaya çalışan bir akıl söz konusudur.
Türkiye’nin son yıllarda benimsediği çok yönlü diplomasi anlayışı bu noktada özel bir parantezi hak ediyor. Ankara, hem NATO üyesi olup hem de Rusya, İran ve Batı ile aynı anda diyalog kurabilen ender aktörlerden biri. Bu durum zaman zaman eleştirilse de, kriz anlarında Türkiye’yi vazgeçilmez bir arabulucuya dönüştürüyor. Sadece Ukrayna-Rusya savaşı sürecinde değil, Orta Doğu’nun karmaşık fay hatlarında da bu rol açıkça görülüyor.
Rusya açısından bakıldığında ise Putin’in hamlesi, klasik güç politikalarının ötesinde bir denge arayışına işaret ediyor. Moskova, ABD-İran geriliminin sıcak çatışmaya dönüşmesinin yalnızca bölgeyi değil, küresel istikrarı da sarsacağının farkında. Bu nedenle diplomasi, Rusya için de stratejik bir zorunluluk haline geliyor.
Neden bu tür girişimler istisna olarak görülüyor? Neden barışı savunan liderler “cesur”, savaşı körükleyenler ise “kararlı” olarak tanımlanıyor?
Barışın Gerçek Bedeli
Çünkü günümüz dünyasında barış, zayıflıkla karıştırılıyor. Oysa barış istemek, savaş istemekten çok daha zor, çok daha maliyetli ve çok daha risklidir. Savaşta sorumluluk dağılır; barışta ise karar alanın omuzlarına biner. Barış masasına oturmak, sadece rakiplerle değil, kendi kamuoyunuzun öfkesiyle de yüzleşmeyi gerektirir.
İşte bu yüzden, bugün cesur liderlere ihtiyacımız var. Kameralara sert mesajlar veren değil; kapalı kapılar ardında saatlerce müzakere eden liderlere. Kısa vadeli siyasi kazançlar yerine, uzun vadeli insanlık kazancını gözeten devlet akıllarına.
Putin ve Erdoğan’ın yürüttüğü bu diplomasi, kusursuz olabilir mi? Elbette hayır. Ancak şunu net biçimde ortaya koyuyor: Dünya, hala savaşın kader olmadığına inanan liderler sayesinde nefes alabiliyor.
“Barış, en büyük güç gösterisidir.
Ve o gücü taşıyabilecek liderler, tarihin en zor zamanlarında ortaya çıkar.”




YORUMLAR