Rabia YAVUZ – 17 Ocak 2026
Bazen sabahları evden çıkarken ayakkabımızın bağcıkları bağlıdır, kahvemiz içmişizdir, takvimde toplantılar işaretlidir. Hayat işlemektedir ama içimizde yerinden oynamış bir şeyler vardır. Sanki hayat ilerliyor, e-postalar geliyor, mesajlar cevaplanıyor fakat insan, kendi yaşamının kulisinde oturan bir figüran gibi hisseder. Sanki yerli yerinde duran her şey, bizi biraz dışarıda bırakmıştır. O anlarda insan kendine şu soruyu sorar: Benim hayatım bu mu?Bu soru yüksek sesle sorulmaz. Çünkü cevabından da, cevapsızlığından da ürkeriz.
Bu sessiz soru, modern dünyadaki en yaygın hallerden biridir. Ne dramatiktir ne de istisnai. Aksine, düzenli bir hayatın içinden sessizce sızar. İyi bir eğitim almış, çalışkan, sorumluluk sahibi insanların yaşadığı türden bir huzursuzluktur bu. Sorun, hayatın dağılması değil, tam tersine, fazla derli toplu hale gelmesidir. Her şey olması gerektiği gibidir, fakat biz kendimizi orada bulamayız.
Kariyer dediğimiz şeyin bir merdiven olduğu bize söylenir. Basamaklar nettir: eğitim, ilk iş, yükselme, başarı. Oysa gerçek deneyim çok daha farklıdır. Oysa gerçekte merdivenden çok, karanlıkta yürüdüğümüz uzun bir koridora benzer. Kapıların üzerinde yazılar yoktur. Kapı kollarını yoklayarak ilerlemeye çalışırız. Bazen doğru odaya, bazen de yanlış odaya gireriz. Hangi kapının bize ait olduğunu önceden kestiremeyiz. Fakat bizim kuşağımızdan beklenen tuhaf bir kahramanlıktır. Daha koridora adım atar atmadan doğru odayı bilmemiz beklenir.
Bu beklenti, insanı yalnızca yorar. Çünkü hayat, bilgiyle değil, zamanla anlaşılır. Ne istediğimizi çoğu zaman, ne istemediğimizi deneyimledikten sonra öğreniriz. Buna rağmen, kararsızlık ayıp sayılır ya da fikrini değiştirmek zayıflık olarak görülür. Oysa olgunluk, her zaman kesinlik değildir. Bazen olgunluk, “Henüz bilmiyorum” diyebilme cesaretidir.
Seçenek Bolluğu ve Görünmez Yas
Seçeneklerin çokluğu bir özgürlük gibi görünür ama çoğu gencin ruhunda bunu kaygıya çeviren gizli bir mekanizma vardır. Çünkü her seçenek, aynı zamanda seçilemeyen yüzlerce ihtimalin yasını da taşır. Üniversite amfilerinde, şirket oryantasyonlarında, sosyal medyada sürekli şu vaadi duyarız: Tutkunu bulursan her şey yerini bulacak. Bu cümle kulağa cesaret verici gelse de çoğu zaman gençlerin üzerine görünmez bir yük olarak çöker. Doğru tutkuyu bulamadıysan, sanki yanlış bir hayatın kurbanıymışsın gibi hissedersin.
Oysa hayat genellikle tam tersine çalışır. Bir şeyin tutku olduğunu, ona bakarken değil, ondan geriye bakarken anlayabiliriz. Anlam, gelecekte değil, hatıraların içinde kristalleşmektedir.
İşini seven insanların yüzüne baktığımızda hep gülümseyen, ışıldayan insanlar hayal ederiz. Oysa gerçekte anlamlı işin karanlık bir yüzü de vardır. Bir hemşire, bir öğretmen, bir bakıcı ya da bir araştırmacı işinde çoğu zaman fazla çalışır, kendi ihtiyaçlarını erteleyerek başkalarının ihtiyaçlarını merkeze alır. Sevdiği iş, kimi zaman kişisel hayatını gölgeler.
Burada kritik ve dürüst bir gerçeği kabul etmemiz gerekir: Sevdiğimiz bir iş, her zaman harika bir seçim olmayabilir. Bazen insanı tüketir, bazen yalnızlaştırır, bazen görünmez fedakarlıklar gerektirir. Fakat yine de ondan vazgeçmek istemeyiz çünkü anlam, çoğu zaman zahmetle kardeştir.
Değişen İnsan, Değişen Hayaller
Diğer yandan tutkularımız sabit değildir. Yirmi yaşında hayatımızı adadığımız şey, otuz beşte artık bizi etkilemeyebilir. Bir zamanlar geceleri heyecandan uyutmayan müzik festivalleri, ilerleyen yıllarda gürültü ve yorgunluk olarak deneyimlenebilir. İnsan değişir, üstelik çoğu zaman bunu fark etmeden yaşar değişimi. Mutluluğa dair beklentilerimizin tonu, yaşamın mevsimleriyle birlikte dönüşür. Gençken sıra dışı olanı ararız, yaş aldıkça sıradan olanın içindeki huzuru fark etmeye başlarız. Bu, hayallerimizin yanlış olduğu anlamına gelmez. Sadece, hayallerin de yaşa ihtiyacı vardır.
Mutluluk üzerine yapılan psikolojik çalışmalar, rahatsız edici ama özgürleştirici bir ayrım yapar: mutlu hissetmek ile anlamlı yaşamak aynı şey değildir. Sahilde güneşin altında uzanmak mutluluk verir fakat bizi dönüştürmez. Anlamlı bir iş, her gün keyif vadetmeyebilir. Kimi zaman yorar, kimi zaman zorlar ama kişiliğin uzun vadeli mimarisine tuğlalar inşa eder. Saadet olarak anılan bu derin mutluluk, kısa vadeli hazdan çok uzun vadeli kök salmayla ilgilidir.
Modern insan, bu iki mutluluğun arasında sıkışır. İşe giderken içimizden “Keşke evde kalsam” dememiz, yaptığımız işin değersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece huzurun eşlik ettiği saadetin hazdan farklı olmasına anlamına gelir.
Yolu Yürüyerek İnşa Etmek
Kariyer kaygısının merkezinde çoğu zaman yanlış bir soru vardır: Doğru yolda mıyım? Bu soru, hayatın tek çizgiden oluştuğunu varsayar. Halbuki yaşam, düz bir hat değil, dönüşlerle dolu bir patikadır. Montaigne’in ima ettiği gibi, yol yürüdükçe şekillenir. Dışarıdan bakıldığında tesadüf sandığımız pek çok tercih, içeriden bakıldığında bir iç zorunluluğun yankısıdır. Dürüstçe söylemek gerekirse, çoğumuz yönümüzü bilmiyoruz ve bu bir trajedi değil, insan olmanın doğal halidir.
Belki de sormamız gereken daha sade bir sorudur: Bugün nelerle bağlantı kurdum?
Bağ kurmak, iş yaşamındaki pek de göremediğimiz psikolojik çekirdeği temsil eder. Bir işi tamamlamak, geri bildirim almak, bir başkasının yükünü hafifletmek, yaptığımız şeyin bir insana değdiğini görmek… İşte bunlar hayata temas ettiğimiz anlardır. İnsan emeğinin anlamı çoğu zaman tam burada doğar. Aynı kurumda çalışan iki kişiden biri işini sırf görev olarak görürken diğeri onu bağlantı olarak yaşayabiliyorsa aradaki fark çoğu zaman maaş değil, temasın verdiği derinliktir.
Bu yüzden gençlere verilebilecek en dürüst tavsiyelerden biri şudur: Yönümüzü zaman belirler; ama temas etmek için bugün hep yanımızdadır. Yirmi üç yaşında bir insan son kariyer kararını vermez. Bu nedenle “Hayatımın işini bulmalıyım” baskısı, insanı felce uğratır. Oysa küçük, tamamlanmış işler; birine gerçek anlamda yardım etmiş olmanın verdiği sıcaklık; bir problemin çözümünde pay sahibi olmak, işte bunlar, ruhun “Ben buradayım” deme biçimleridir.
Mükemmeliyet Yorgunluğu ve Küçük Katkıların Gücü
Yüksek beklenti yorgunluğu, çağımızın görünmez salgınlarından biridir. Mükemmel olanı bulma takıntısı, çoğu genci hareketsiz bırakır. Oysa anlam, mükemmellikten değil, temasın sürekliliğinden doğar. Küçük ama gerçek katkılar, kimliğin en sağlam tuğlalarıdır.
Kariyer hayatımızın orta dönemine geldiğimizde ise soru değişir. Bu yolda devam edip etmeme kararı kendini dayatır. Bu kırılma noktası çoğu insan tarafından sessizce yaşanır. Dışarıdan bakıldığında hayat rayında görünmektedir. Oysa içeriden bakıldığında ise bir şeyler yerinden oynamıştır. Bu durum bir başarısızlık işareti değil, gelişimin doğal evresidir. Hayat, yalnızca hedeflere ulaşmakla değil, hedefleri yeniden düzenleyebilme cesaretiyle de ilerler. İnsan çoğu zaman yanlış hayallerin peşinde koşmaz. Sadece doğru hayallerin hangi yaşta gerçekleşmesi gerektiğini bilemez.
Bu dönemde anlam, etki yaratma, birikimi aktarma ve bağlamı değiştirme arzusuyla yeniden şekillenir. Gençlikte aradığımız yön, yerini “Nasıl katkı bırakabilirim?” sorusuna bırakır.
Belki de tek bir cümleyi zihinde asılı bırakmak yeter: Yön, çoğu zaman geriye dönüp bakınca anlaşılır; fakat temas hep bugünde gerçekleşir.
Kendimizi kaybolmuş, eksik, geri kalmış hissettiğimiz günlerde sert bir öz-eleştiri yerine şu basit egzersizi yapabiliriz: Bu hafta kimlere dokundum? Hangi küçük işi tamamladım? Hangi yükü hafiflettim? Bu sorular, kariyer haritamızı çizmez belki; ama iç pusulamızı görünür kılar.
Hayat, tek bir doğru yolu kaçırmaktan ibaret kırılgan bir hikaye değil. Daha çok, küçük temasların yan yana gelerek oluşturduğu uzun bir yolculuk. Doğru yolda olup olmadığımızı bazen bilemeyiz ama ayağa kalkıp yürüdüğümüz her seferinde yol biraz daha belirginleşir.




YORUMLAR