Reşit Kemal AS – 21 Ocak 2026
Uluslararası siyaset çoğu zaman çıkarlar üzerinden okunur; ancak bazı anlar vardır ki liderlerin kişisel karakterleri, devletlerin resmi politikalarının önüne geçer. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile ABD’nin eski-yeni güçlü figürü Donald Trump arasındaki ilişki tam da bu türden bir güç mücadelesini yansıtıyor. Bu artık yalnızca diplomatik bir görüş ayrılığı değil; benlik, gurur ve liderlik iddiası üzerinden yürüyen bir psikolojik savaştır.
📌 Bu yarışta kim kazanacak?
Macron, kendisini Avrupa’nın “stratejik aklı” olarak konumlandırmak istiyor. Genç, entelektüel ve iddialı bir lider profiliyle, Avrupa’nın ABD’ye bağımlı güvenlik anlayışını sorgulayan ilk isim değil belki ama bunu en yüksek sesle dile getirenlerden biri. “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışı, aslında sadece bir askeri tespit değil; Washington merkezli dünya düzenine yöneltilmiş bir meydan okumaydı. Macron, Trump’ın kaba kuvvete dayalı diplomasisine karşı, Avrupa’nın kendi gururunu inşa etmesi gerektiğini savunuyor.
Trump ise Macron’u bir müttefikten çok, kendisine sahne çalmaya çalışan bir rakip olarak görüyor. Trump’ın siyaset anlayışında eşitler arası diplomasi yoktur; ya liderlik edersiniz ya da tabi olursunuz. Macron’un kameralar önünde el sıkışmaları uzatan, sembolik jestlerle “eşit ilişki” mesajı verme çabası, Trump’ın dünyasında zayıflık ya da meydan okuma olarak algılanır. Bu nedenle Trump, Macron’u sık sık küçümseyen ifadelerle hedef alır; çünkü bu yarışta asıl koz, psikolojik üstünlüktür.
Bu benlik çatışmasının merkezinde Avrupa’nın geleceği var. Macron, Trump sonrası dünyaya hazırlanmak isteyen bir Avrupa hayal ediyor. Savunmada özerklik, ekonomide stratejik bağımsızlık ve diplomaside çok kutupluluk… Ancak bu vizyonun ciddi bir açmazı bulunuyor: Avrupa’nın bu iddiayı taşıyacak siyasi birlik ve askeri kapasitesi henüz yeterli değil. Macron’un cesur söylemleri, sahadaki gerçeklerle örtüşmediğinde, Trump için kolay bir alay malzemesine dönüşüyor.
Trump’ın avantajı, güç gösterisini basit ve sert cümlelerle yapabilmesi.
“Paranı öde, korun” yaklaşımı kaba ama nettir.
Macron’un dili ise karmaşık, entelektüel ve uzun vadeli vizyonlara dayanır. Bu fark, küresel kamuoyu açısından Trump’ı daha “etkili”, Macron’u ise daha “idealist” gösterir. Ne var ki uluslararası siyaset, çoğu zaman idealistlerin değil, kararlılık görüntüsü verenlerin lehine işler.
📌Ancak bu yarışta Macron’u tamamen zayıf görmek de hatalı olur.
Trump’ın her çıkışı, Avrupa’da ABD’ye duyulan stratejik güvensizliği derinleştiriyor. Macron, bu güvensizliği kendi liderliği etrafında toplamak için kullanıyor. Trump istemeden de olsa Macron’un argümanlarını güçlendiriyor: “ABD’ye güvenilemez.” Bu söylem, bugün olmasa bile yarın Avrupa siyasetinde daha fazla karşılık bulabilir.
📌Bu bir kazanan-kaybeden meselesi değil; zaman meselesi.
Trump kısa vadede daha gürültülü, daha baskın ve daha caydırıcı görünebilir. Macron ise uzun vadeli bir hikaye yazmaya çalışıyor. Ama tarih bize şunu gösteriyor: Gurur ve benlik üzerine kurulan liderlik yarışları nadiren kazanan çıkarır. Kaybeden çoğu zaman kurumlar, ittifaklar ve istikrar olur.
📌Bakalım kim kazanacak?
Belki Trump bir manşet daha alacak. Belki Macron bir zirvede daha “vizyon” konuşması yapacak. Ama asıl sınav, Avrupa’nın bu gurur savaşından kendi ayakları üzerinde durabilen bir aktör olarak çıkıp çıkamayacağı olacak.




YORUMLAR