Rabia YAVUZ – 03 Şubat 2026
“Narsisizm salgını”, “asrın vebası”, “herkes çok narsist oldu”…
Bu cümleleri artık neredeyse her gün duyuyoruz. Sosyal medyada, arkadaş sohbetlerinde, hatta terapi odalarında bile. Modern dünyanın en sevilen teşhislerinden biri narsisizm oldu. Bir tür açıklama anahtarı gibi kullanılıyor: Bizi üzen ilişkiler, biten dostluklar, yüzeyselleşen bağlar… Hepsinin üstüne kolayca bu etiketi yapıştırabiliyoruz.
Ama dürüst olalım.
Bu hikâyede sadece başkaları yok. Hepimiz zaman zaman bu anlatının içindeyiz. Hem de düşündüğümüzden çok daha sessiz, çok daha sıradan ve çok daha insani şekillerde.
Klasik Narsisizmden Kırılgan Narsisizme
Eskiden narsisizm dediğimiz şey, kendini dünyanın merkezinde sanan insanlarla ilgiliydi. Biraz abartılıydı, biraz karikatürizeydi. Aşırı şişirilmiş bir benlik algısıyla kendinden başka kimseyi görmeyen, empati kuramayan, başkalarını kendi ihtiyaçları için araçsallaştıran bir kişilik bozukluğu tarif edilirdi. Bu tanım, klinik bağlamda anlamlıydı; ancak gündelik hayatta bu kadar sık ve bu kadar kolay kullanılmazdı.
Bugün ise durum farklı. Narsisizm, hayatlarımızın sessiz ama merkezi bir köşesine yerleşmiş durumda. Klasik narsisizm, grandiyözlük, üstünlük ve hak görme üzerinden tanımlanırken; modern narsisizm daha çok kırılganlık, onay ihtiyacı ve görünürlükle ayakta kalma çabası üzerinden ilerliyor. Kendini büyük hissetmekten ziyade, kendini değersiz hissetmemek için sahneye çıkma hali bu.
Bu yüzden “ben narsist değilim” demek artık pek bir şey ifade etmiyor. Zira modern narsisizm, belirli bir kişilik tipine değil; neredeyse hepimizin temas ettiği bir benlik düzenleme biçimine dönüşmüş durumda. Bugün birçok insan, başkalarını ezdiği için değil; ezilmemek, silinmemek ve unutulmamak için öne çıkıyor.
Modern narsisizmin hayatlarımıza çoğu zaman tek bir soruyla girdiğini söyleyebiliriz: Acaba yeterince önemli miyim?
Bu soru, fark edilmeden gündelik hayatlarımızın içine sızar. Sabah telefona bakarken, paylaştığımız bir fotoğrafın altında beklerken, bir mesajın geç gelmesiyle içimizde beliren huzursuzlukta… Ne yazık ki bu sorunun cevabını aradığımız ilk yer, artık çoğu zaman sosyal medya oluyor.
Sosyal medya, tam da bu soruya cevap verecek şekilde tasarlanmış bir alan gibi çalışıyor. Ya da daha doğrusu, cevap veriyormuş gibi yapacak şekilde. Bir fotoğraf paylaşıyoruz. Bir düşünce yazıyoruz. Bazen sadece “buradayım” demek için bir şeyler bırakıyoruz dijital alana. Ardından bekleme başlıyor. Beklenenler listesi çok çeşitli. Beğeniler, yorumlar, izlenmeler… Telefonu tekrar tekrar kontrol ediyoruz. Sanki o küçük kalp ikonları, varlığımıza dair bir onay belgesi gibi çalışmaya başlıyor.
Beğenilerin Kısa Ömürlü Yankısı
İşte meselenin düğümlendiği yer tam da burası. Çünkü bu his çok kısa sürüyor. Beğeniler, gerçek bir ilgi gibi davranıyor ama aslında geçici bir yankıdan ibaret son kertede. Yeni bir paylaşımın etkileşimine kadar bile dayanmıyor son kullanma tarihleri. Bir süre sonra insan kendini yeniden sorarken buluyor:
“Peki şimdi?”
“Yeterli miydi?”
“Bir sonrakinde daha mı fazlası gerekir?”
Sosyal medya, benliği yavaş yavaş sürekli sergilenmesi gereken bir projeye dönüştürüyor. Görünürlük, neredeyse ahlaki bir değere; sessizlik ise açıklanması gereken bir eksikliğe dönüşüyor. “Neden paylaşmadı?”, “Niye ortadan kayboldu?” soruları, sessizliğin bile şüpheli sayıldığı bir iklim yaratıyor. Paylaşılmayan deneyimler diğer katılımcılar tarafından nedenler üretilecek bir olaya dönüşüyor. “Önemseseydi paylaşırdı. Ben paylaştım ama o paylaşmadı, demek ki bana değer vermiyor.” Yapılmayan her davranış başka gerekçelerin arkasında değersizleştiriliyor.
Bu noktada narsisizm, bireysel bir kusur olmaktan çıkıp kültürel bir zorunluluk halini alıyor. Sosyal medya bize durmadan şunu fısıldıyor gibi: Eğer paylaşmadıysan, olmamış sayılır.
Böylece insan, anı yaşamaktan çok, anın kanıtını üretmeye başlıyor. Kahve içmekten çok, kahvenin fotoğrafını çekmek, yürüyüşten çok, yürüyüşün hikâyesini anlatmak önemli hale geliyor. Benlik, yavaş yavaş sahneye çıkıyor. Sahne ışıkları altında insanın iç sesi giderek kısılıyor.
Görünmezlik Korkusu
Belki de bu yüzden modern narsisizm, kendini çok seven insanların değil; kendinden tam emin olamayan insanların meselesi. Bir an durup dürüstçe sormak gerek:
Neden bu kadar görünür olmak istiyoruz acaba?
Çünkü görünmez olmak, bu çağda neredeyse var olmamak gibi hissettiriyor. Sessizlik bile açıklama ister hale geldi. Paylaşımımıza gelen beğenileri sayıyoruz. Kimin gördüğünü, kimin görmediğini fark ediyoruz.
“Buna beğeni attı ama bana atmadı.”
“Görmemiş olamaz.”
“Bile isteye görmezden geliyor beni.”
Bu küçük iç diyaloglar, günün fark edilmeyen anlarını işgal ediyor. Paylaşmak yetmiyor; görülmek, karşılık almak, sürekli beslemek gerekiyor bu dijital varoluşu. Paylaşmadığımız zamanlarda ise sanki geride kalmışız, sanki hayat kaçıyormuş gibi bir his sarıyor çoğumuzu.
Ama burada ciddi bir problemle baş başa kalıyoruz. İnsan, sürekli kendini gösterdiğinde kendini dinleyemiyor. Hayat, yavaş yavaş yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp, sergilenen bir performansa dönüşüyor. Fark etmeden sadece başkalarının değil, kendi hayatımızın da seyircisi oluyoruz.
Bu durum ilişkileri de derinden etkiliyor. İlişkiler bazen iki insanın gerçekten karşılaşmasından çok, iki insanın yan yana durup birbirine “Beni nasıl buluyorsun?” diye bakmasına benziyor. Kimse kötü niyetli değil. Kimse bilinçli olarak yüzeysel olmak istemiyor. Herkes sadece biraz onaylanmak, biraz güvende hissetmek istiyor.
Peki Bu Empatiyi Nasıl Etkiliyor?
Empati, başkasının hikâyesinde durabilme becerisi ister. Kendi sahnemizden inip, bir süreliğine başkasının dünyasında misafir olmayı. Özellikle gençler için bu durum çok daha kırılgan bir hale bürünüyor. Gençler daha “Ben kimim?” sorusuna cevap bulamadan, “Beni nasıl buldular?” sorusuyla karşılaşıyor. Kimlik, içeriden inşa edilmeden dışarıdan değerlendirilmeye başlanıyor. Bu da insanı çok erken yaşta kendi hayatının halkla ilişkiler sorumlusu yapıyor.
Peki Çözüm Ne?
Telefonu tamamen bırakmak mı? Sosyal medyayı topyekûn suçlamak mı? Muhtemelen hayır. Çünkü mesele araçtan çok, onunla ilişki kurma biçimimiz.
Belki de asıl soru şu:
Kendimle ne yapmak istiyorum?
Sağlıklı bir benlik, her şeyin paylaşılmadığı bir benliktir. Hayatımızdaki en güzel, en derin, en kırılgan anların bir kısmı kimse görmeden yaşanabilmeli. Bir kahve, bir yürüyüş, bir düşünce… Sadece bize ait kalmalı. Çünkü mahremiyet, benlik için bir lüks değil, bir ihtiyaçtır.
Belki de modern dünyada kendimize verebileceğimiz en büyük hediye, her şeyi göstermemek. Her anı belgelememek. Bazen sadece yaşamak. Bazen de sessizce var olmak.
Çünkü insan, görülmediği anlarda da var olabildiğini hissettiğinde narsisizm değil, sükûnet başlar.



YORUMLAR