Hindistan merkezli yayın yapan düşünce kuruluşlarından Observer Research Foundation’da kaleme alınan bir değerlendirmede, Avrupa Birliği’nin İsrail politikası ve son dönemde artan toplumsal-siyasal baskılar ele alındı.
AB’nin İsrail ile ilişkilerini sürdürme konusundaki ısrarının sert bir şekilde eleştirildiği analizde, Birliğin insan hakları söylemi ile sahadaki politikaları arasındaki çelişkinin derinleştiği, özellikle Gazze savaşı sürecinde Almanya ve İtalya’nın tutumunun bu çelişkiyi daha görünür hale getirdiği vurgulandı.
Analizde ayrıca; Avrupa kamuoyunda Filistin lehine yükselen desteğin, siyasi dengeleri dönüştürmeye başladığı, bu sürecin yalnızca diplomatik düzeyde değil, ekonomik, hukuki ve toplumsal alanlarda da etkisini artırarak Avrupa-İsrail ilişkilerinde kalıcı bir kırılmaya işaret ettiği değerlendirmesine yer verildi.
İşte Observer Research Foundation’da yayınlanan analiz:
“Avrupa Birliği tüm korkakların şefidir.” Uluslararası Af Örgütü geçen hafta yayımladığı sert açıklamada bu ifadeyi kullandı. Bu kınama, AB’nin Lüksemburg’daki Dışişleri Konseyi toplantısında İsrail ile ilişkileri kesmeyi başaramamasından bir gün önce geldi. Aylar süren hukuki uyarılara rağmen AB, bir kez daha insan hayatının aciliyeti yerine prosedürel güvenliği önceledi.
İnsan hakları ve çelişkili politikalar
AB’yi nihayet ahlaki bir pozisyon almaya zorlayan girişimlere İspanya, İrlanda ve Slovenya öncülük etti; daha sonra Belçika da bu koalisyona katıldı. Bu ülkeler, AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın “insan haklarına saygı” ilkesine dayandığını vurguladı.

İşgal altındaki topraklarda ağır ihlaller devam ederken bu anlaşmanın sürdürülmesi, AB’nin kurucu anlaşmalarını anlamsız hale getirmektedir.
Kaçırılan fırsat ve diplomatik engelleme
Bu yönde alınacak bir karar, gecikmiş olsa bile ölçülemez derecede olumlu sonuçlar doğurabilirdi. AB’nin sarsılan itibarını kısmen onarabilir, uluslararası hukuk tartışmalarını canlandırabilirdi. Daha da önemlisi, İsrail’i sorumlu tutacak somut adımların önünü açar ve Filistinlilere elle tutulur bir umut sunardı.

Ancak Almanya ve İtalya’nın lobi faaliyetleri sayesinde bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu ülkeler adeta diplomatik bir güvenlik duvarı oluşturarak İsrail’i sonuçlardan korudu.
Almanya’nın sert hattı
Almanya, Uluslararası Adalet Divanı ve diğer küresel platformlarda İsrail’i defalarca korudu.
Berlin’in tutumu, Gazze’deki soykırım sürecine rağmen değişmeyen katı İsrail savunusuyla uyumlu kaldı. Kitlesel yok oluşa karşı en güçlü savunuculardan biri olması beklenen bir ülke, aksine İsrail’i sistematik biçimde koruyan bir aktör haline geldi.

Gazze savaşı sırasında Berlin, İsrail’in soykırım işlediği yönündeki suçlamaların “hiçbir temeli olmadığını” savunarak pozisyonunu daha da sertleştirdi. İspanya’nın Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davasına katılmasıyla Avrupa’daki hukuki ve ahlaki konsensüste ciddi bir kırılma yaşansa da Almanya bu çizgisini değiştirmedi.
Bu nedenle Almanya’nın, İsrail ile ticaretin askıya alınması önerisini “uygunsuz” olarak nitelendirmesi şaşırtıcı olmadı. İtalya ile birlikte AB’nin Tel Aviv ile “yapıcı diyalog” sürdürmesi gerektiğini savundu; bu ifade giderek suç ortaklığının bir örtmecesi haline gelmiş durumda.
İtalya’da hükümet-halk ayrışması
İtalya daha da çelişkili bir tablo sunuyor. Giorgia Meloni liderliğindeki sağ hükümet İsrail yanlısı çizgiyi sürdürürken, İtalyan halkı Avrupa’daki en güçlü mobilizasyonlardan birini sergiliyor.

Roma ve Milano’da düzenlenen kitlesel protestolar ve genel grevler İspanya’daki hareketlilikle yarışacak düzeye ulaştı. Buna rağmen Meloni hükümeti kamuoyunun çağrısını görmezden geldi ve dışişleri bakanı Lüksemburg’da anlaşmanın askıya alınması önerisinin “rafa kaldırıldığını” açıkladı.
Ekonomik boyut ve stratejik çıkarlar
Oylama sonrasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun önemli bir rahatlama yaşadığı söylenebilir. İsrail ekonomisi, süregelen savaşların ağır yükü altında zorlanırken savunma harcamalarının artması bütçe açığını büyütüyor.

AB, 2024 yılında 42 milyar avroyu aşan ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ticaret ortağı konumunda.
Ortaklık anlaşması, tercihli piyasa erişimi ve yüksek teknoloji entegrasyonu sayesinde İsrail için hayati bir ekonomik can damarı niteliği taşıyor. Bu anlaşmanın askıya alınması ciddi bir finansal şok yaratabilirdi.
Avrupa’da toplumsal dönüşüm
Ancak Almanya ve İtalya’nın anlaşmayı şimdilik korumuş olması, zaten başlamış olan kırılmayı ortadan kaldırmıyor. Bu dönüşüm hükümetlerden ziyade Avrupa toplumları tarafından sürükleniyor. Avrupa-İsrail ilişkilerinin köklü bir değişime doğru ilerlediğini söylemek abartı olmaz.

Almanya gibi koşulsuz destekçiler ile İrlanda gibi daha eleştirel ülkeler arasındaki tarihsel ayrım giderek eriyor; siyasi sarkaç Filistin lehine kayıyor.
Macaristan’daki siyasi değişim bu sürece önemli bir darbe vurdu. Seçimi kazanan Peter Magyar’ın, Netanyahu hakkında çıkarılan Uluslararası Ceza Mahkemesi tutuklama kararına saygı duyacaklarını açıklamasıyla İsrail, Brüksel’deki en güvenilir veto müttefiki Viktor Orban’ı kaybetti.
Bu gelişme Almanya’yı statükonun tek büyük koruyucusu olarak giderek daha yalnız bir konuma itiyor.
Kamuoyu baskısı ve eylem
Artık yalnızca sembolik adımlardan söz edilmiyor. Filistin’e yönelik destek kritik bir eşiğe ulaşmış durumda ve bu destek doğrudan eylemlerle birleşiyor: kampüs işgalleri, hukuki girişimler ve işçi grevleri. Bu ay bir milyondan fazla Avrupalının Brüksel’e yaptırım çağrısı içeren “Filistin için Adalet” dilekçesini imzaladığı bildirildi.

Anketler de kamuoyundaki değişimi ortaya koyuyor. Geçen ay Almanya’da yapılan bir araştırmada katılımcıların yalnızca yüzde 17’si İsrail’i güvenilir bir ortak olarak gördüğünü belirtti. Bu durum, Avrupa halkları ile hükümetleri arasındaki açığın giderek büyüdüğünü gösteriyor.
Bölgesel savaş algısı ve kırılma
Benzer eğilimler ABD-İsrail’in İran’a yönelik askeri eylemlerine bakışta da görülüyor.

İspanyolların yüzde 68’i ve İtalyanların yüzde 56’sı bu saldırılara karşı çıkıyor. Kamuoyu, İsrail’in bölgesel savaşlarını artık ayrı krizler olarak değil, başarısız bir politikanın bağlantılı cepheleri olarak değerlendiriyor.
Savaş karşıtlığı, İsrail’in askeri politikalarına ve Avrupa hükümetlerinin bu politikalara verdiği desteğe yönelik daha geniş bir reddiyenin parçası haline gelmiş durumda.
Yeni paradigma ve sonuç
Avrupa’nın İsrail’e verdiği desteği açıklamak için sıklıkla kullanılan “Holokost suçluluğu” argümanı artık siyasi elitlerin davranışlarını yeterince açıklamıyor. Daha isabetli bir açıklama, Avrupa’nın sömürgecilik geçmişi ve ırksal hiyerarşi mirasında bulunabilir.

Bununla birlikte asıl dönüşüm sivil toplumdan ve Filistinlilerin geleneksel medya filtrelerini aşarak doğrudan dünyaya ulaşan direncinden kaynaklanıyor.
Avrupa artık bir soykırımın işlendiğini biliyor. AB bürokrasisi kaçınılmaz olanı geciktirmeyi başarsa bile bu paradigma değişiminin geri döndürülmesi pek mümkün görünmüyor.
