Brüksel merkezli önemli yayın organlarından Politico’da, NATO’nun İran savaşı sonrasında ortaya çıkan askeri ve stratejik kırılganlıklarının ittifak içi dengelere etkisine dair gelişmelerin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa güvenlik mimarisinin bu kez Orta Doğu merkezli çatışmalar üzerinden yeni bir baskı alanına girdiği tespiti yapılan analizde, mühimmat yetersizliği, hava üstünlüğü kapasitesi, deniz gücü zafiyetleri ve siyasi bölünmüşlük gibi başlıkların NATO’nun caydırıcılık kabiliyetini giderek daha fazla zorladığı belirtildi.
Analizde ayrıca; Rusya’nın orta vadeli tehdit projeksiyonları karşısında ittifakın hazırlık seviyesinin nasıl şekilleneceği, ABD’nin küresel öncelik değişiminin Avrupa savunmasına olası etkileri ve NATO’nun ortak hareket kabiliyetini güçlendirmek için atabileceği adımlara dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Politico’da yayınlanan analiz:
NATO, ABD–İsrail–İran ekseninde yaşanan savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçınsa da, çatışmanın kendisi ittifakın savunma mimarisinde ciddi kırılganlıkları görünür hale getirdi.

Bu tablo, özellikle Rusya ile olası bir çatışma senaryosunda NATO’nun ne ölçüde hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor.
Fransa Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcısı Gen. Dominique Tardif’in ifadesiyle, Ukrayna ve Orta Doğu savaşları birbirinden bağımsız okunamaz; her ikisi de geleceğin savaşlarına dair kritik dersler içermektedir. Bu dersler, kabiliyet geliştirme süreçlerinin yeniden tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır.
Avrupalı askeri yetkililer, Rusya’nın 2029 yılına kadar bir NATO üyesine saldırı kapasitesine ulaşabileceği uyarısını yaparken, ittifak içinde acil hazırlık ve siyasi uyum ihtiyacı giderek daha görünür hale gelmektedir.
Bu çerçevede NATO içinden diplomatlar, görevdeki ve eski yetkililer ile savunma uzmanlarının değerlendirmeleri, Orta Doğu’daki savaşın ittifakın zayıf noktalarını açığa çıkardığı beş temel alanı ortaya koymaktadır.
Mühimmat sıkıntısı
İran savaşı, NATO’nun mühimmat stoklarındaki yapısal açığı çok daha görünür hale getirmiştir.
ABD, kritik Patriot hava savunma füzesi stoklarının yaklaşık yarısını tüketirken; Fransa, Aster ve Mica tipi mühimmatlarda savaşın ilk haftalarında dahi ciddi azalma yaşandığını bildirmiştir.

Rheinmetall ve MBDA gibi savunma sanayi devleri ise artan talep nedeniyle tedarik zincirinde baskının büyüdüğünü açıkça ifade etmektedir.
ABD’nin stratejik odağını Hint-Pasifik’e kaydırmaya devam etmesi durumunda, Avrupa’dan önemli askeri varlıkların çekileceği ve kıtanın savunma kapasitesinin daha da zayıflayacağı değerlendirilmektedir.
NATO içinde üst düzey bir diplomatın ifadesiyle, ittifak “bu sistemlere yeterince sahip değildir”. Birleşik Krallık parlamentosu savunma komitesinde görevli Calvin Bailey ise mevcut eğilimin devam etmesi halinde Rusya’nın NATO’yu maliyet olarak kısa sürede zorlayabileceğini belirtmektedir.

Royal United Services Institute’tan Justin Bronk’a göre Rusya’nın aylık 6.000–7.000 kamikaze İHA üretim kapasitesi dikkate alındığında, NATO’nun yüksek değerli hava savunma mühimmatını haftalar içinde tüketme riski bulunmaktadır. Bu durum, daha düşük maliyetli önleyici sistemlere ve pasif savunma unsurlarına geçişi zorunlu kılmaktadır.
Hava yetersizliği
İran’ın yoğun hava saldırılarına rağmen askeri baskıya tam anlamıyla boyun eğmemesi, modern savaşlarda yalnızca hava bombardımanıyla sonuç alınamayacağını açık biçimde göstermiştir.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nden Pieter Wezeman’a göre bu durum, “bir ülkeyi hava gücüyle teslim olmaya zorlamanın sınırlarını” ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede NATO içinde hava üstünlüğü konseptinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle Rusya’nın insansız hava aracı üretim tesisleri ve derin askeri altyapısının uzun menzilli hassas vuruş kabiliyetleriyle hedef alınması gerektiği savunulmaktadır.
Bronk’a göre, hava üstünlüğünün sağlanması halinde Avrupa tek başına dahi Rus kara unsurlarına ciddi kayıplar verdirebilecek kapasiteye ulaşabilir. Bu bağlamda ABD üretimi AGM-88G gibi 300 kilometre menzilli sistemlerin artırılması gündeme gelmektedir.
İran savaşı sonrasında NATO içinde derin taarruz kabiliyetlerinin artırılmasına yönelik yeni tartışmaların başladığı da diplomatik kaynaklarca doğrulanmaktadır.
Donanma zafiyeti
Avrupa’nın Körfez bölgesindeki sınırlı deniz varlığı, NATO donanmalarının uzun süredir ihmal edilen kapasite sorununu yeniden gündeme taşımıştır.

Birleşik Krallık örneği bu zafiyetin en görünür göstergelerinden biridir. HMS Dragon destroyerinin üç haftalık gecikmeyle konuşlandırılması ve ardından teknik arıza nedeniyle geri çekilmesi, operasyonel hazırlık seviyesine dair soru işaretlerini artırmıştır.
İngiltere Deniz Kuvvetleri Komutanı Gen. Gwyn Jenkins’in donanmanın savaş hazırlığı açısından yeterli olmadığını kabul etmesi ve Kanada’nın filosunun yarısından azının aktif olduğunu açıklaması, sorunun yalnızca tekil bir ülkeye ait olmadığını göstermektedir.
Eski NATO yetkilisi Ed Arnold’a göre 2022 sonrası dönemde kara kuvvetlerine odaklanma artarken, deniz unsurlarındaki hazır olma seviyesi ciddi biçimde düşmüştür.
Olası bir Rusya çatışmasında donanmaların, özellikle Kola Yarımadası çevresinde denizaltı avcılığı ve uzun menzilli Kalibr füzesi taşıyan platformların etkisiz hale getirilmesi açısından kritik rol oynayacağı değerlendirilmektedir.
Süregelen bölünmüşlük
İran savaşı, NATO içinde siyasi uyumsuzluğu daha da derinleştirmiştir. Avrupa’nın ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri destek taleplerine mesafeli yaklaşması, Washington’da karşılık bulabilecek yeni siyasi gerilimleri tetiklemiştir.

Trump’ın NATO’yu “kâğıttan kaplan” olarak nitelendirmesi, ittifak içindeki güven krizini daha görünür hale getirmiştir.
Ed Arnold’a göre en kritik risk, ABD yönetiminin gelecekteki bir Rusya saldırısında sınırlı angajman tercih etmesi veya tamamen müdahil olmaktan kaçınması ihtimalidir.
Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen ise Avrupa’nın daha “transaksiyonel” bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini savunarak, özellikle stratejik boğazlar ve küresel deniz yolları gibi alanlarda ABD ile daha açık bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi kurulmasını önermektedir.
Rasmussen ayrıca NATO içinde Trump’a yönelik “yatıştırıcı” yaklaşımın artık sürdürülemez olduğunu vurgulamaktadır.
Ukrayna faktörü
İran savaşının başlamasından kısa süre sonra Ukrayna’nın drone uzmanlarını Orta Doğu’ya göndererek müttefik ülkelere teknik destek sağlaması, Kiev’in savaş teknolojileri alanındaki rolünü daha da görünür hale getirmiştir.

Ukrayna, İran yapımı Şahed tipi İHA’lara karşı geliştirdiği yerli önleyici sistemlerle Körfez ülkelerine katkı sunmuş ve bazı devletlerle uzun vadeli savunma anlaşmaları imzalamıştır.
NATO ise Ukrayna ile kurumsal ilişkilerini hızla genişletmiştir. Polonya’daki ortak eğitim merkezleri, Kiev’e yapılan askeri ziyaretler ve UNITE-Brave NATO programı bu sürecin temel bileşenleridir.
Justin Bronk’a göre Rusya sınırına yakın bölgelerde bir “anti-drone kuşağı” oluşturulması artık stratejik bir zorunluluktur.
NATO diplomatları ise Ukrayna ile savunma sanayi entegrasyonunun daha da derinleştirilmesi gerektiğini, özellikle UNITE-Brave programına daha fazla finansman sağlanmasının kritik olduğunu ifade etmektedir.
Bir NATO diplomatının ifadesiyle Ukrayna artık yalnızca bir güvenlik tüketicisi değil, aynı zamanda bir güvenlik sağlayıcısı konumuna gelmiştir. İran savaşı bu gerçeği stratejik düzeyde doğrulamıştır.
