ABD merkezli analiz platformlarından Spiked’da , Trump yönetiminin İran’a yönelik deniz ablukası kararının zamanlaması ve stratejik etkilerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelerin yer aldığı bir analiz yayınlandı.
Analizde; Washington’un doğru aracı yanlış zamanda devreye soktuğu, savaş öncesinde uygulanması halinde İran’ı müzakereye zorlayabilecek ablukanın, savaş sonrasında ise krizi tırmandıran ve Tahran’a yeni manevra alanları açan bir unsura dönüştüğü vurgulandı.
Analizde ayrıca; İran’ın savaş sonrası hızlı bir yapısal ve stratejik adaptasyon sürecine girerek özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji denklemine oynadığı ve bu durumun ABD’nin baskı araçlarının etkinliğini sınırlayan temel faktörlerden biri haline geldiği tespiti yapıldı.
İşte Spiked’de yayınlanan analiz:
ABD Başkanı Trump yönetiminin Hürmüz’e deniz ablukası uygulamasıyla birlikte, bu adımın fazla riskli, yetersiz ya da petrol piyasaları açısından yıkıcı olup olmadığı yönünde yoğun bir tartışma başladı.

Ancak aslında asıl sorun daha basitti. Zira; Washington doğru aracı kullandı ama yanlış zamanda devreye soktu.
Eğer bu hamle; doğrudan savaş başlamadan önce uygulanan bir abluka, tam ölçekli çatışmadan kaçınmaya çalışan bir hamle olsaydı, tüm dünya tarafından kabul edilebilir ve daha büyük bir etki oluşturabilirdi.
Savaş öncesi kaçırılan fırsat penceresi
Şubat ayı sonunda savaş başlamadan önceki haftalarda İranlı liderler tırmanmadan kaçınma eğilimi sergiledi.

Diplomatik kanallar açık kalmaya devam etti ve yetkililer önleyici askeri eylem yerine müzakere ihtimalini vurguladı. Şubat ayında gerilim yükselmesine rağmen Tahran, saldırgan taraf olarak görülmenin siyasi ve stratejik maliyetlerinin farkında olarak çatışmayı başlatmaktan kaçındı.
Bu bağlamda bir abluka, İran’ı savaşa itmek zorunda değildi. Aksine, Tahran’ın tırmanmadan kaçınma yönündeki mevcut teşviklerini güçlendirebilirdi. Artan ekonomik baskı karşısında rejim, hayatta kalmasını riske atacak bir çatışma yerine müzakereye yönelmek için daha güçlü nedenlere sahip olabilirdi.
Ancak savaş başladıktan sonra aynı abluka, zorlayıcı bir araç olmaktan ziyade tırmanma merdiveninin bir basamağına dönüştü. Bu durum Tahran’a küresel enerji maliyetlerini artırma, krizi genişletme ve siyasi yükü yeniden ABD’nin üzerine yıkma fırsatı sundu.
12 günlük savaş ve rejimin kırılganlığı
Kaçırılan fırsat, Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş’ın durmasıyla daha net ortaya çıktı. Bu kısa çatışma, İran rejiminin en kırılgan olduğu anı temsil ediyordu. On yıllar boyunca Tahran’ın ileri savunma doktrini, savaşın İran topraklarına ulaşmasını engellemeyi amaçlamıştı. Ancak 13 Haziran 2025’te İsrail’in saldırısıyla bu doktrin hızla çöktü.

İlk saldırılar, özellikle üst düzey komutanların hızla etkisiz hale getirilmesi, rejimde şok, düzensizlik ve komuta yapısında geçici bir kopuş yarattı. Ancak savaş sona ermedi; yalnızca durakladı. Rejim, 24 Haziran’daki çatışma durmasının bir çözüm değil, geçici bir kesinti olduğunu fark ederek hazırlık moduna geçti.
Savaş sonrası aylarda İran, komuta yapısını merkezsizleştirdi, sistemlerine yedeklilik kazandırdı ve karar alma süreçlerini dağıttı. Bu adımlar, saldırı altında hayatta kalmayı ve misilleme kapasitesini korumayı amaçlıyordu.
Bu durum, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i ve üst düzey komutanlarını kaybetmesine rağmen neden dirençli kaldığını açıklamaktadır. Bu direnç yalnızca ideolojik bağlılık ya da baskı mekanizmalarıyla değil, yapısal adaptasyonla ilgilidir. Rejim yeni gerçekliğe rakiplerinden daha hızlı uyum sağlamıştır.
Hürmüz kartı ve stratejik dönüşüm
En önemli değişim ise stratejik düzeyde gerçekleşti. Sürekli baskı altında kalan Tahran, “coğrafya kartı” olarak tanımlanabilecek bir stratejiye yöneldi. Daha önce son çare olarak görülen Hürmüz Boğazı’nı tehdit etme seçeneği, artık İran’ın hayatta kalma stratejisinin merkezine yerleşti. Böylece İran, çatışmanın maliyetini küreselleştirerek ikili bir krizi uluslararası bir krize dönüştürme imkânı elde etti.

İran’ın bu yeni yaklaşımı, ABD ablukasının mantığını kökten değiştirdi. Abluka İran’ı izole etmek yerine krizi genişletme riski taşımaktadır. Hızlı tavizler almak yerine Tahran’a asimetrik avantajlara sahip olduğu alanlarda tırmanma teşviki vermektedir. Aynı zamanda abluka, sürdürülebilir baskı için gerekli geniş uluslararası desteği sağlamada da başarısız olmuştur.
En kritik noktalardan biri, stratejik ortamın geri döndürülemez biçimde değişmiş olmasıdır. Orta Doğu’nun savaş öncesi statükoya dönmesi artık gerçekçi değildir. İran askeri yapısını yeniden düzenlemiş, caydırıcılık anlayışını güncellemiş ve varlığı tehdit edildiğinde tırmanmaya hazır olduğunu göstermiştir.
Bölge ülkeleri de bu süreçten derinden etkilenmiştir. Irak ve Körfez ülkeleri doğrudan ya da dolaylı İran saldırılarına maruz kalarak güvenlik algılarını yeniden değerlendirmek zorunda kalmıştır. Körfez’deki saldırılar yalnızca altyapıyı değil, ABD ile olan güvenlik ilişkilerinin güvenilirliğini de sorgulatmıştır.
Stratejik yanlış hesaplama
Başlangıçta Tahran’ı zorlamak amacıyla tasarlanan abluka, artık en iyi ihtimalle tırmanmayı yönetme aracına dönüşmüştür. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlamak ve kesintileri sınırlamak gibi sınırlı hedeflere hizmet etmektedir. Ancak daha fazla sürdürülmesi, önlenmek istenen dinamikleri güçlendirme riski taşımaktadır.

22 Nisan’da İran Devrim Muhafızları’nın iki kargo gemisine el koyması, İran’ın tırmanma kapasitesinin henüz tükenmediğini göstermektedir.
Tahran, varoluşsal tehdit algıladığında deniz taşımacılığını hedef alma, küresel ekonomik maliyetleri artırma ve çatışmayı sınırlarının ötesine taşıma konusunda istekli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Sonuç olarak temel stratejik hata nettir: Zorlayıcı araçlar, rakip uyum sağlamadan önce etkili olur. Beyaz Saray ablukayı devreye soktuğunda ise en yüksek kırılganlık anı çoktan geride kalmış, İran ise yeni bir doktrinle hareket eden bir aktöre dönüşmüştür.
