Doç. Dr. Levent Ersin ORALLI – 10 Mayıs 2026
Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından doğan büyük bir stratejik fikrin ürünüdür. Bu fikir; kıta içi rekabeti sona erdirmek, ortak ekonomik çıkarlar üzerinden kalıcı barışı tesis etmek ve güvenliği kolektif bir zeminde yeniden inşa etmek üzerine kuruluydu. Ancak bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu en büyük sorun, kuruluş felsefesindeki stratejik gerçekçilik ile güncel siyasi refleksleri arasındaki açının giderek büyümesidir. Özellikle Türkiye’ye yönelik yaklaşım, bu çelişkinin en görünür örneklerinden birine dönüşmektedir.
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı bağlam içerisinde anması, yalnızca diplomatik açıdan değil, Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisi açısından da ciddi bir stratejik kırılmayı işaret etmektedir. Brüksel her ne kadar açıklamanın “bağlamından koparıldığını” savunsa da, kullanılan söylem Avrupa siyasetinde son yıllarda giderek güçlenen Türkiye’ye mesafeli yaklaşımın yeni bir yansıması olmuştur. Oysa bugün jeopolitik gerçeklik, Avrupa’nın Türkiye’den uzaklaşmasını değil; Türkiye ile daha derin, daha kurumsal ve daha stratejik bir ortaklık geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.
Çünkü Avrupa’nın güvenlik tarihi dikkatle incelendiğinde, kıtanın güvenliğinin Türkiye’den bağımsız biçimde düşünülemediği açık biçimde görülmektedir.
Avrupa’nın Stratejik İntiharı
Avrupa’daki büyük savaşlar sonrasında şekillenen Avrupa güvenlik düzeni büyük ölçüde NATO şemsiyesi altında kurulmuştur. Sovyetler Birliği tehdidine karşı oluşturulan Atlantik güvenlik hattının en kritik cephelerinden biri Türkiye olmuştur.
1952’de NATO’ya katılan Türkiye, yalnızca askeri bir müttefik değil; Karadeniz’den Akdeniz’e, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş jeopolitik kuşağın istikrar taşıyıcısı haline gelmiştir. Soğuk Savaş boyunca Avrupa’nın doğu sınırını koruyan ana güçlerden biri Türkiye’ydi. Bugün Avrupa başkentlerinde çoğu zaman unutulan gerçek budur: Avrupa güvenliği yalnızca Brüksel’de değil, Ankara’da da savunulmuştur.
Avrupa Birliği ise uzun yıllar boyunca güvenliği büyük ölçüde Amerikan askeri kapasitesine ve NATO’nun caydırıcılığına bırakarak ekonomik entegrasyona odaklandı. Ancak son on yılda yaşanan krizler, Avrupa’nın bu konforlu stratejik yaklaşımının sürdürülemez olduğunu ortaya koydu. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, ardından Ukrayna savaşı, enerji krizi, düzensiz göç dalgaları, terör tehdidi ve Doğu Akdeniz’de artan rekabet; Avrupa’nın sert güç kapasitesindeki eksikliklerini görünür hale getirdi.
Brüksel’in İdeolojik Körlüğü
Bugün Avrupa ordularının önemli kısmı personel eksikliği, düşük savunma harcamaları ve operasyonel yetersizlik sorunları yaşamaktadır. NATO verilerine göre Avrupa’daki birçok ülke uzun yıllar boyunca savunma harcamalarında Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın yüzde 2 hedefinin altında kalmıştır. Buna karşın Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip ülkesi olarak ittifak içerisinde kritik bir askeri kapasiteyi temsil etmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri yalnızca sayısal büyüklüğüyle değil; operasyonel tecrübesi, insansız hava araçları teknolojisi, sınır ötesi harekât kabiliyeti ve hibrit tehditlerle mücadele deneyimiyle de Avrupa güvenliği açısından merkezi bir aktördür.
Son yirmi yılda Türkiye’nin savunma sanayiinde gerçekleştirdiği dönüşüm de bu tabloyu değiştirmiştir. Türkiye, savunma ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 80’ini yerli üretimle karşılayabilen bir ülke konumuna ulaşmıştır. İnsansız hava ve deniz sistemleri, modern savaş doktrinlerinin dönüşümünde uluslararası ölçekte dikkat çeken örneklerden biri haline gelirken; hava savunma sistemleri, deniz platformları, elektronik harp kapasitesi ve milli savaş uçağı projeleri Türkiye’nin stratejik özerkliğini artırmıştır. Avrupa açısından bakıldığında bu kapasite bir tehdit değil, ortak güvenlik üretimi açısından önemli bir imkândır.
Enerji, Göç, Güvenlik
Nitekim Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik bağımlılıklarını dramatik biçimde ortaya çıkarmıştır. Savaş öncesinde Avrupa Birliği doğal gaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ını Rusya’dan karşılıyordu. Özellikle Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ekonomisi Rus enerji kaynaklarına yüksek ölçüde bağımlı hale gelmişti. Savaşın ardından ortaya çıkan enerji krizi, Avrupa’da sanayi üretiminden enflasyona kadar geniş çaplı ekonomik kırılmalara yol açtı.
Tam bu noktada Türkiye’nin enerji jeopolitiğindeki rolü daha kritik hale gelmiştir. Türkiye bugün yalnızca enerji tüketen bir ülke değil; aynı zamanda enerji geçiş koridoru niteliği taşıyan stratejik bir merkezdir. Azerbaycan gazını Avrupa’ya taşıyan TANAP ve TAP hatları, Güney Gaz Koridoru’nun temel omurgasını oluşturmaktadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ise Hazar enerji kaynaklarının Avrupa pazarlarına ulaştırılmasında kritik rol oynamaktadır. Karadeniz gaz keşifleri, LNG altyapı yatırımları ve enerji depolama kapasitesindeki artış da Türkiye’yi bölgesel enerji güvenliği açısından daha önemli bir konuma taşımaktadır.
Brüksel’in Popülizmi
Avrupa’nın enerji arz güvenliğini çeşitlendirme hedefi düşünüldüğünde, Türkiye’yi dışlayan bir enerji stratejisinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Türkiye, yalnızca coğrafi bir transit ülke değil; aynı zamanda Avrupa’nın Rusya dışı enerji kaynaklarına erişiminde temel düğüm noktalarından biridir.
Benzer durum göç politikalarında da görülmektedir. 2015 sonrası Avrupa’nın yaşadığı düzensiz göç krizi, Avrupa Birliği’nin sınır güvenliği ve ortak göç politikası konusunda ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. Milyonlarca insanın Suriye iç savaşı nedeniyle yer değiştirdiği süreçte Türkiye, dünyanın en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkesi haline gelmiştir. Bugün Türkiye’de geçici koruma kapsamındaki Suriyeliler dahil milyonlarca göçmen bulunmaktadır. Avrupa’nın göç baskısını yönetebilmesinde Türkiye ile yapılan geri kabul ve sınır güvenliği iş birlikleri belirleyici rol oynamaktadır.
Gerçekçi olmak gerekirse Avrupa’nın mevcut demografik, siyasi ve sosyal yapısı yeni büyük göç dalgalarını kaldırabilecek kapasiteden uzaktır. Aşırı sağ hareketlerin yükselişi, yabancı karşıtlığının artışı ve toplumsal kutuplaşma bu kırılganlığı daha da derinleştirmektedir. Dolayısıyla Türkiye ile iş birliği yalnızca bir tercih değil, Avrupa açısından stratejik zorunluluktur.
Güvenliğini Kaybeden Kıtanın Jeopolitik Çöküşü
Bununla birlikte Avrupa siyasetinde giderek güçlenen popülist dil, Türkiye ile ilişkileri rasyonel zeminden uzaklaştırmaktadır. Özellikle aşırı sağ partilerin yükselişiyle birlikte Türkiye karşıtlığı birçok Avrupa ülkesinde iç politika malzemesi haline gelmiştir. Ancak kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna jeopolitik gerçekliği görmezden gelmek, Avrupa’nın uzun vadeli çıkarlarına zarar vermektedir.
Realizmin bu denli öne çıktığı mevcut dönemde dünya yeniden büyük güç rekabetlerinin şekillendirdiği bir jeopolitik döneme girmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki stratejik rekabet derinleşirken, Rusya’nın revizyonist politikaları Avrupa güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Orta Doğu’da istikrarsızlık sürmekte, Afrika’da güvenlik krizleri büyümekte ve enerji hatları küresel rekabetin merkezine yerleşmektedir. Böyle bir ortamda Avrupa’nın Türkiye gibi askeri kapasitesi yüksek, diplomatik hareket alanı geniş ve bölgesel etki gücü bulunan bir aktörü dışlaması stratejik akıl ile açıklanamaz.
Türkiye artık yalnızca Avrupa’nın kapısında bekleyen bir aday ülke değildir. Türkiye; Karadeniz güvenliğinden NATO savunmasına, enerji koridorlarından göç yönetimine, terörle mücadeleden bölgesel arabuluculuğa kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa’nın güvenliğiyle doğrudan bağlantılı merkezi bir devlettir.
Bu nedenle Avrupa’nın önündeki temel mesele Türkiye’yi dışlamak değil; Türkiye ile nasıl daha sürdürülebilir, daha dengeli ve daha gerçekçi bir ortaklık kuracağını belirlemektir. Avrupa’nın jeopolitiği inkâr eden yaklaşımı sürdürülebilir değildir.
Güvenlik tarihinin gösterdiği temel gerçek şudur: Türkiye’siz bir Avrupa güvenliği stratejik açıdan eksik, kırılgan ve uzun vadede başarısız olmaya mahkûmdur.


YORUMLAR