Kanada merkezli önemli yayın organlarından Asia Times’da, Hürmüz Boğazı krizinin, küresel olarak nasıl kritik bir kırılma noktasına dönüştüğünün değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Hürmüz Boğazı’nın artık sadece enerji taşımacılığı açısından stratejik bir geçiş noktası değil, aynı zamanda 21. yüzyıldaki küresel güç mücadelesinin en önemli baskı araçlarından biri haline geldiğine dikkat çekilen analizde; sürecin artık, savaşın tarafları olan ABD, İran ve İsrail gibi aktörlerin çok ötesine geçtiği tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; Hürmüz krizinin yalnızca bir Körfez gerilimi değil; enerji akışlarını, ticaret yollarını ve küresel ekonominin damarlarını kontrol etme mücadelesinin merkezinde yer alan yeni uluslararası düzenin habercisi olabileceği ifade edildi.
İşte Asia Times’da yayınlanan analiz:
Hürmüz Boğazı krizi artık yalnızca İran ile ABD arasındaki ya da Tahran ile İsrail arasındaki bölgesel bir gerilim olarak değerlendirilmiyor.

Bu kriz, ortaya çıkmakta olan yeni dünya düzeninin niteliğini açığa çıkaran kritik bir dönüm noktasına dönüşmüş durumda. Deniz koridorları uluslararası ticaret haritalarındaki coğrafi detaylardan ibaret değil.
21. yüzyılda güç mücadelesinin doğrudan araçları ve siyasi-ekonomik baskının en etkili kaldıraçlarından biri haline gelmiş durumda.
Boğazın küresel güç mücadelesine dönüşmesi
Son günlerdeki en önemli gelişme, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin kendisinden ziyade, ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasındaki görüşmeden ortaya çıkan tartışmalar oldu.

“Hürmüz’ün açık kalması” meselesinin ABD-Çin zirvesinde merkezi bir başlık haline gelmesi, boğazın artık sadece Orta Doğu’ya ait bir konu olmadığını gösteriyor. Bu mesele doğrudan küresel düzenin yeniden şekillenmesiyle bağlantılı hale gelmiş durumda.
Dikkat çekici olan nokta, geleneksel olarak bölgesel krizlere doğrudan müdahil olmaktan kaçınan Pekin’in bile artık boğazın güvenliği tartışmalarının içine çekilmiş olmasıdır. Çin, Körfez’den gelen enerji akışına en fazla bağımlı ülkedir.
Bu nedenle ABD kaynaklı bazı raporlarda Pekin’in Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltmak için ABD petrolü ithalatını artırmayı değerlendirdiği yönündeki iddialar şaşırtıcı değil.
Gerçek dönüşüm tam da burada görünür hale geliyor: Hürmüz krizi yalnızca “boğazın kapatılması” meselesi değildir. Asıl mücadele, deniz coğrafyasını yeniden tanımlama gücünün kimde olacağına dair bir rekabettir.
İran’ın yeni stratejik yaklaşımı
İran’ın sızdırılan yeni Hürmüz vizyonu yalnızca coğrafi bir yeniden tanım değil. Bu, Tahran’ın stratejik doktrininde derin bir dönüşüme işaret ediyor.

Daha önemlisi, kontrol kavramını dar bir geçitten geniş bir denizsel etki alanına taşıdığı için son derece kritik bir değişim.
Pratikte İran, yüzlerce kilometreyi kapsayan geniş bir alanı askeri ve güvenlik etkisi altına almayı; bu alan içinde denetleme, kontrol, tehdit oluşturma ve “meşru deniz güvenliği” tanımını yeniden yapma hakkını kendisinde görmeyi amaçlamaktadır.
İran artık Hürmüz Boğazı’nı yalnızca İran ve Umman kıyıları arasındaki dar bir su yolu olarak görmüyor ve bunun yerine, Umman Körfezi’ndeki Cask limanından başlayıp Basra Körfezi içindeki Sirri Adası’na kadar uzanan geniş bir operasyon sahası olarak tanımlıyor.
Bypass yollarının da hedef haline gelmesi
İran’ın “Hürmüz bölgesi” tanımını Umman Körfezi’ni de kapsayacak şekilde genişletmesi, alternatif enerji ve ticaret koridorlarının dahi İran etkisi dışında kalamayacağı anlamına gelmektedir. Bu durum, ABD’nin deniz taşımacılığı güvenliğini sağlamanın önceki dönemlere kıyasla çok daha zor olduğunu ortaya koymaktadır.

Artık mesele kapatılıp açılabilecek klasik bir boğaz değil. Bunun yerine kademeli deniz baskısı olarak tanımlanabilecek daha karmaşık bir yapı ortaya çıkmaktadır.
Bu yapı, boğaz tamamen kapatılmadan bile piyasaları bozabilen, enerji, sigorta ve nakliye maliyetlerini yükseltebilen kalıcı bir belirsizlik ortamı üretmektedir.
Askeri güç sınırları ve yeni deniz doktrini
Bu nedenle büyük güçler önemli bir ders öğrenmektedir.
Stratejik geçitlerin kontrolü artık klasik askeri blokajlara bağlı değildir. Sürekli belirsizlik yaratmak da benzer etkiyi üretebilmektedir.

Bu anlayış, uluslararası politikaları doğrudan değiştirmektedir. Deniz güvenliği için çok uluslu koalisyonlar, eskort görevleri, mayın temizleme operasyonları, İHA sistemleri ve deniz gözetleme ağları yeniden ön plana çıkmıştır. ABD’nin “Project Freedom” gibi girişimleri de bu çerçevede değerlendirilmektedir.
Bununla birlikte kriz, askeri gücün sınırlarını da ortaya koymuştur.
ABD’nin deniz üstünlüğüne rağmen, hassas füze sistemleri, insansız hava araçları ve akıllı deniz mayınları çağında deniz yollarını güvence altına almanın önceki dönemlere göre çok daha maliyetli olduğu görülmektedir. Batılı müttefiklerin doğrudan çatışmaya girme konusundaki isteksizliği de bu tabloyu güçlendirmektedir.
Çin’in farklı stratejik yaklaşımı
Çin ise tamamen farklı bir yönelim içindedir. Pekin, Körfez’de askeri bir çatışma istememekle birlikte, Hürmüz Boğazı’na bağımlılığın stratejik bir kırılganlık yarattığını görmektedir. Bu nedenle Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında kara ve demiryolu ağları, limanlar ve enerji hatları inşa ederek deniz boğazlarına bağımlılığı azaltmaya çalışmaktadır.

Bu çerçevede Hürmüz Boğazı daha büyük bir rekabetin parçası haline gelmektedir.
Bir tarafta askeri güç ve ittifaklar üzerinden deniz yollarını güvence altına alan ABD modeli, diğer tarafta ise altyapı, ekonomik bağlantılar ve enerji çeşitliliği ile bu bağımlılığı azaltmaya çalışan Çin modeli bulunmaktadır.
Trump-Xi görüşmesinin en önemli sonucu, küresel ekonominin deniz yollarındaki herhangi bir kesintinin hızla küresel krize dönüşebileceği kadar kırılgan hale geldiğinin her iki tarafça da kabul edilmesidir.
Çelişki ve dönüşüm
Bununla birlikte en büyük paradoks, dünya deniz koridorlarını korumaya çalıştıkça onlara bağımlılığı azaltma ihtiyacının daha da belirgin hale gelmesidir.

Bu nedenle eş zamanlı iki süreç yaşanmaktadır: deniz yollarının militarizasyonu ve güvenlik altına alınması ile kara tabanlı alternatiflere, temiz enerjiye ve stratejik depolama kapasitesine yapılan yatırımların artması.
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’e uzanan boru hatlarını genişletmesi, BAE’nin Fujairah altyapısını güçlendirmesi, Çin’in kara koridorlarını geliştirmesi ve Avrupa’nın yenilenebilir enerjiye yönelmesi bu dönüşümün parçalarıdır. Kuzey Kutbu rotaları bile uzun vadeli ticaret hesaplamalarına dahil edilmeye başlanmıştır.
Yeni düzenin başlangıcı
Bu nedenle Hürmüz Boğazı krizi yalnızca bir Körfez krizi olarak görülmemelidir.
Zira tüm bu dengelere göre bu kriz, uluslararası düzenin yeni bir aşamasının başlangıcı olabilir.
Bu aşama artık yalnızca toprak kontrolüne değil, enerji akışlarının, ticaret yollarının ve küresel ekonominin damarlarının kontrolüne dayalı bir güç mücadelesi ile tanımlanmalıdır.

