ABD merkezli yayın organlarından World Politics Review’de, İran-İsrail gerilimi, Lübnan sahasındaki çatışmalar ve ABD Başkanı Donald Trump’ın kalıcı bir ateşkes çıkmazının değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Analizde, İran ve İsrail arasında son dönemde yaşanan doğrudan saldırıların ardından ilan edilen ateşkesin son derece kırılgan olduğu vurgulanırken, özellikle Hizbullah’ın dahil olduğu Lübnan cephesinin taraflar arasındaki en önemli anlaşmazlık noktası olmaya devam ettiği belirtildi.
Analizde ayrıca; Trump yönetiminin bir yandan İran ile diplomatik bir uzlaşı arayışında olduğu, diğer yandan ise İsrail hükümetinin savaşın sona erdirilmesinden ziyade İran ve Lübnan üzerindeki baskının artırılmasını hedeflediği değerlendirmesine yer verildi.
Diğer yandan analizde, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerinin Washington’u müzakereye zorladığı, ancak hem iç siyasi dengeler hem de İsrail yanlısı çevrelerin baskısı nedeniyle Trump’ın kalıcı bir barış anlaşmasına ulaşmasının oldukça zor göründüğü tespiti yapıldı.
İşte World Politics Review’de yayınlanan analiz:
İran ve ABD-İsrail, Nisan ayı başında tarafların ateşkes üzerinde uzlaşmasından bu yana ilk kez birbirlerine doğrudan saldırılar düzenledi.

Süreç, İsrail ile Lübnan hükümeti arasında sağlanan ateşkesin, İsrail’in Beyrut’a yönelik saldırısıyla başladı.
İran ise daha önce yaptığı uyarıları hayata geçirerek İsrail’deki hedeflere yönelik bir balistik füze saldırısı gerçekleştirdi. İsrail hükümeti tüm füzelerin engellendiğini iddia etse de sosyal medyada paylaşılan görüntüler, en azından bazı füzelerin hedeflerine ulaştığını gösteriyor.
Saldırının ardından Trump, Financial Times’a verdiği demeçte kararları Netanyahu’nun değil, kendisinin verdiğini öne sürdü.
Ancak yalnızca birkaç saat sonra İsrail, Trump’ın kamuoyu önünde yapılmamasını istediği şeyi yaparak İran genelindeki hedeflere hava saldırıları düzenledi. Bunun ardından Trump her iki tarafa da “ateşi kesme” çağrısında bulundu ve yazının kaleme alındığı sırada tarafların şimdilik çatışmaları durdurduğu görülüyordu.
Bununla birlikte, karşılıklı saldırıların sona ermiş görünmesine rağmen durum saldırı öncesine kıyasla daha az kırılgan değil.
Lübnan düğümü
Trump’ın kalıcı bir barış anlaşmasına ulaşma girişiminin önündeki temel engellerden biri Lübnan’daki çatışmalar olmaya devam ediyor.

ABD ve İsrail saldırılarının İran’ın dini liderini öldürmesinden birkaç gün sonra Hizbullah, İsrail’e yönelik roket saldırıları başlattı. Bunun amacı muhtemelen İsrail ve ABD’nin hava savunma stoklarını tüketmek ve İran üzerindeki baskıyı azaltmaktı.
İsrail buna karşılık Güney Lübnan’a kara harekâtı başlattı. İsrail hükümeti Litani Nehri’ne kadar olan bölgenin boşaltılması talimatını verdi. İsrail Savunma Bakanı, yaklaşık 600 bin kişinin İsrail kendi güvenliğinin garanti altına alındığına kanaat getirene kadar evlerine dönemeyeceğini açıkladı.
Zamanla ABD ve İsrail’in önleme füzesi stokları azalırken savaşın küresel ekonomik maliyetleri de ağırlaşmaya başladı. Bunun üzerine Trump, başlangıçta talep ettiği “koşulsuz teslimiyet” hedefinden geri adım atarak İran ile ateşkes arayışına yöneldi.
İran’ın stratejik avantajı
ABD ve İsrail güçleri sahada önemli taktik başarılar elde etmiş olsa da stratejik düzeyde zaman İran’ın lehine işliyordu.
ABD ve İsrail’in füze savunma stokları kritik seviyelere gerilerken İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolünün bölgesel güç dengelerinde belirleyici olduğunu gösterdi. Tahran, bu kontrolü kullanarak küresel ekonomiye ciddi zarar verebileceğini ortaya koydu.

Bu durum, Trump’ın savaşı başlatmasından öncesine kıyasla İran’a rakipleri üzerinde daha fazla baskı kurma imkânı sağladı.
İran’ın güçlenen konumuna rağmen ateşkesi kabul etmesinde iki unsurun etkili olduğu görülüyor: Trump’ın İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmaların da sona ereceğine dair verdiği güvence ve ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasına ya da bir tür mali tazminata açık olduğuna dair işaretler.
Trump, İran’ı bu konularda ikna etmiş olabilir. Ancak asıl zorluk bundan sonra başlıyor.
Trump ve Netanyahu arasındaki ayrışma
Kalıcı bir anlaşma ihtimali, tarafların farklı hedefleri nedeniyle oldukça zayıf görünüyor.
Lübnan sahası fiilen İsrail ile İran arasında bir “irade testi”ne dönüşmüş durumda. İsrail ya savaşın yeniden başlamasını ve İran rejimi çökene kadar sürmesini ya da İran’ın Hizbullah’ı terk etmesini istiyor. İran ise ABD’nin İsrail’i dizginlemesini bekliyor.

Bu amaç doğrultusunda İsrail, Güney Lübnan’daki operasyonlarını sürdürdü ve son dönemde Litani Nehri’nin kuzeyine geçerek ilkbaharda ilan edilen geçici tampon bölgenin ötesine ilerledi. İran ise Hizbullah’a desteğinin sürdüğünü ve Trump İsrail’i kontrol altında tutamazsa geniş çaplı savaşa dönmeye hazır olduğunu göstermek için bölge genelinde saldırılar gerçekleştirdi.
Bu tablo, muhtemelen İran’ın da amaçladığı şekilde, Trump ile Netanyahu’nun stratejik hedefleri arasındaki farklılıkları daha görünür hale getiriyor.
İsrail lobisi ve Washington siyaseti
Tel Aviv’deki mevcut yönetim, onlarca yıldır ABD askeri gücünü İsrail’in bölgesel rakiplerine yönlendirmek için ciddi siyasi sermaye harcadı. Sürekli yeni tehditlere ihtiyaç duyan Amerikan güvenlik bürokrasisi de çoğu zaman bu yaklaşımı destekledi.

İsrail hükümeti ve Washington’daki resmi ya da gayriresmî lobi ağları ABD siyasetindeki en etkili çıkar gruplarından biri olsa da tek aktör değiller. Nitekim Barack Obama’nın 2015 yılında İran ile nükleer anlaşmaya varması, Tel Aviv’in istemediği sonuçlardan biri olmuştu.
Daha sonra Donald Trump sahneye çıktı. İsrail yanlısı gruplar seçim kampanyasına milyonlarca dolar aktardı ve Trump 2016’daki zaferinin ardından son derece İsrail yanlısı bir politika izledi.
Nükleer anlaşmadan çekildi ve İran’a yönelik “maksimum baskı” stratejisini benimsedi. Bu süreç bölgeyi savaşa daha da yaklaştırdı ancak tam kapsamlı bir ABD-İran savaşı yine de gerçekleşmedi.
Trump’ın ikinci döneminde ise İsrail açısından tablo daha acil hale geldi. 7 Ekim sonrasında İsrail ordusunun Gazze’deki sert operasyonları nedeniyle Amerikan kamuoyunda İsrail’e verilen destek ciddi biçimde gerilemeye başladı.
Demokrat seçmenler arasında İsrail yanlısı pozisyonlar giderek daha maliyetli hale gelirken, özellikle genç muhafazakâr seçmenler arasında da destek azalıyor. Bu nedenle Netanyahu’nun İran’a karşı savaş konusunda Trump’a yoğun baskı yapmasının nedeni, gelecekte aynı derecede İsrail yanlısı bir Amerikan başkanı bulmanın zorlaşacağı düşüncesi olabilir.
Ekonomik baskı ve siyasi maliyet
İsrail yanlısı şahin çevreler ve ABD’deki ideolojik müttefikleri, Trump’ın İran rejimi çökene kadar savaşı sürdürmeye istekli olmamasından memnun değil. Bu çevreler hâlâ Trump’ın müzakere arayışını bırakıp savaşı tırmandırmasını savunuyor.

Ancak Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ekonomik sonuçlarından ciddi şekilde etkilendiği görülüyor. Akaryakıt fiyatları seçim kampanyasında eleştirdiği Biden dönemi seviyelerine yükselmiş durumda. Piyasaların geçici tampon mekanizmaları tükendikçe petrol fiyatlarının daha da artması bekleniyor.
Buna ek olarak, savaş nedeniyle oluşan gübre sıkıntısının gıda üretimine yansıması ve hayvancılık sektörünü tehdit eden yeni sorunlar nedeniyle gıda fiyatlarının da yükselmesi öngörülüyor. Başka bir ifadeyle ekonomik maliyetlerin önemli bir kısmı şimdiden sisteme yerleşmiş durumda ve Hürmüz Boğazı hâlâ kapalı.
Öte yandan Trump savaşı sonlandırmak adına İran’ın talep ettiği yaklaşık 12 milyar dolarlık dondurulmuş varlığın serbest bırakılmasını kabul ederse, yıllardır Obama’yı İran’a para aktarmakla suçladıktan sonra ciddi bir siyasi bedel ödemek zorunda kalabilir.
Amerikan dış politikasına yönelik eleştiri
Bu değerlendirmeye göre yakın vadede tüm tarafların uyacağı kalıcı bir anlaşma yapılması oldukça zor görünüyor. İran’ın kabul edeceği tavizler Trump açısından iç politikada ciddi sorunlar yaratabilir. Ancak Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalması da benzer şekilde siyasi ve ekonomik maliyet doğuracaktır.

Yazar, Trump’ın zor bir pozisyonda olduğunu kabul etmekle birlikte bunun sorumluluğunun büyük ölçüde kendisine ait olduğunu savunuyor. İran ile savaşın tırmanma riski ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yaratacağı sonuçlar, yıllardır savaşa karşı çıkan çevrelerin dile getirdiği uyarılardı. Trump ise bu uyarıları dikkate almadan hareket etti.
Bununla birlikte metin, sorumluluğun yalnızca Trump’a ait olmadığını da vurguluyor. İsrail lobisinin yanı sıra savunma sanayii, Körfez ülkeleri, şahin düşünce kuruluşları, istihbarat kurumları, ana akım medya ve genel olarak Amerikan siyasi elitleri de yıllar boyunca İran’a karşı daha müdahaleci bir çizginin oluşmasına katkı sağladı.
Bugün savaşın maliyetleri daha görünür hale geldikçe, Robert Kagan ve Max Boot gibi bazı şahin isimlerin geçmişte destekledikleri politikalarla aralarına mesafe koymaya çalıştıkları ileri sürülüyor. Ancak bu eleştiriler çoğunlukla yalnızca Trump’ı hedef alıyor ve daha geniş kurumsal sorumluluğu göz ardı ediyor.
Metnin vardığı sonuç, yaşananların Amerikan dış politika geleneğinden bir sapma değil, aksine bu yaklaşımın mantıksal sonucu olduğu yönünde. Yazara göre trajedi, Trump’ın Amerikan dış politika konsensüsünü terk etmiş olması değil, onu sonuna kadar uygulamış olmasıdır.
