Doç. Dr. Kemal OLÇAR – 04 Temmuz 2026
Aile kavramı toplumların en önemli ve birleştirici unsurlarındandır… Aile bireyleri arasında bağımlılık ilişkileri vardır ve her bir bireyin söylem ve eylemleri diğer üyeleri doğrudan etkilemektedir. Bu bağımlılık genetik, sosyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik vb. disiplinleri de kapsamaktadır. Ebeveynlerin fiziki ve davranış kalıtsal özellikleri sonraki nesillere doğrudan geçmektedir. Bu yüzden aile içi doğrudan iletişim sağlıklı çocuklar yetiştirmek açısından son derece elzemdir.
Diğer taraftan ailede iş bölümü ve rol dağılımları kültürel ve biyolojik kodlara uygun olmalıdır. Örneğin “Akıl ve Tecrübe” genelde Üstsoy tarafından üretilirken, “Güç” Babaya ait bir mekanizma, “Adalet ve Hakkaniyet” Anne tarafından kıymetlendirilir. “Gelecek” inşası ise Çocuklar tarafından şekillendirilir. İnsanlık tarihi içinde, yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkan modern insanların (Homo sapiens) günümüze kadar uzanan hayat döngüsünde bu roller değişmemiştir. Ancak 21. yüzyıl döneminde bazı aile içi rollerin erozyona uğradığı ve değiştiği gözlemlenmektedir. “Düşün” yapısındaki farklılıklar ve biyolojik özellikler zorlanarak rol geçişkenliği modern toplumlarda sıkça ve yaygın şekilde görüldüğünü ifade etmek gerekmektedir. İş bölümü içinde aktörlerden birisi sistemin dışına çıkmasıyla benzer rolü üstlenebilecek kimse yok ise aile sıkıntıya girebilir ve parçalanabilir. Dolayısıyla tüm ailenin topluca ve “kurumsal” olarak korunmaya ihtiyaç vardır. Kurumsal aile değerinin bireylerin her birinin değer toplamından fazla olduğu söylenebilir. Bu açıdan toplumun en küçük birimi olan aileyi birleştirici faktör olan güven/güvenlik, aidiyet, geleceğe hazırlanma, moral/ahlaki sorumluluklar ve büyüme gibi olgular bireylerin beklentilerinden üstün tutulmaktadır.
Diğer taraftan antropolojik anlamda “aynı soydan, aynı etnik kökenden, aynı ırktan, aynı inançtan ya da aynı sınıftan olan” klan, aşiret, cemaat, kabile ve kast gibi sosyal topluluklar içindeki iş bölümü teknik anlamda aile yapısıyla benzerlikler göstermektedir. Buna göre “üst akıl” ihtiyar heyetleri, “güç” reisler, “adalet ve hakkaniyet” dini alimler ya da liderler tarafından temsil edilmektedir. Ancak bu tür yapılarda dışa kapalı bir özellik olduğundan kendine has kural, etik, ahlak ve değerler sistemine göre düzenlemeler yer almaktadır. Örneğin evlilikler, miras hukuku, ceza işlemleri, asayiş, sosyal kimlik, ritüeller, ekonomik roller, gelir dağılımları, kayıt dışılığın ticarileşmesi, geleneksel töre, norm ve örflere uygun yürütülmektedir. Ayrıca bu grupların tabakalaşmış hiyerarşi ve otoriteye bağlılıkları son derece katı kurallarla belirlendiğinden tüm dış baskı ve hegemonik dayatmaların şiddetli tepkilerle karşılandığı söylenebilir. Bu düzen kapalı topluluklar içinde hiçbir sosyal hareketlilik (mobilizasyon) mümkün değildir. Yani zengin ve ayrıcalıklı doğanlar sonraki nesillere bu statüyü aktarmakla mükelleftir ve modernleşme/kentleşme gerçekleşse bile sosyal tabakalar asla değişmemektedir.
Devlet düzeni içinde ise “üst aklı” halkın doğrudan seçtiği “meclisler” temsil ederken, “güç” yürütme organının elinde, “adalet ve hakkaniyet” kadılarda veya bağımsız yargıda, “gelecek” ise halkların kontrolündedir. Halkın istekleri doğrultusunda kuralları meclisler koyar, bunların uygulanmasından seçilen hükümetler sorumlu olur, ihtilafları bağımsız yargı çözer ve devlet böylece halkı geleceğe hazırlar. Devlet olgusu özellikle tarımın başlaması, yerleşik yaşam, nüfus artışı, ekonomik üretim, güvenlik ihtiyacı ve siyasal örgütlenme süreçlerinin birleşimiyle uzun süre içinde bugünkü halini almıştır. Ancak devlet veya rejim tiplerine bakıldığında otoriter ve daha ziyade totaliter rejimlerde üst akıl, güç ve adalet kısmen tek bir organa ya da zümreye bırakılırken “gelecek” de rejimin doğrudan kendisi olmaktadır. Diğer taraftan bazı devletler üst aklı ve gücü başka millet ve devletlerin tekeline bıraktıklarından kendilerine yüklenen gerçek fonksiyonları yerine getiremez ve halkın geleceği başka devletlerin tekeline geçebilmektedir. Bu durumda halklar kendi geleceklerini tayin etmek için hayatları pahasına mücadele etmektedirler.
Krallık ve imparatorluklara gelince üst akıl (stratejik karar alma) genellikle hükümdar (kral, imparator, sultan, şah), danışma meclisleri, vezirler veya başbakanlar, askerî komutanlar, din adamları, maliye ve bürokrasi yöneticileri ya da soylular meclisi gibi yapılara verilirken, güç yani askerî, iktisadi ve meşruiyet gücü mutlak hanedan veya imparatora aittir. Adalet ve hakkaniyet ise dini yapılara, örfî hukuka, mutlak liderin ferman ya da buyruklarına dayanmaktadır. Türk-İslam devlet geleneğinde de üst akıl hükümdar ve kurultay/divan şeklindeki istişare meclislerine, güç orduyu kontrol edene, gelecek ise devletin bekasına atfedilmiştir. Kısaca, krallık ve imparatorluklarda nihai üst akıl, güç ve adaletin teorik ve pratik merkezi yürütme organıdır. Bununla birlikte, bu imtiyaz bazen danışmanlar, bürokrasi, dinî otoriteler ve askerî elitlerle paylaşılmıştır.
Bu anlatılardan yola çıkarak aile kavramının içinde şekillenen yapısal sorumluluk ve rollerin topluluk, devlet, krallık ve imparatorluk düzeyine kadar benzediği ve birbirini etkilediği söylenebilir. Dolayısıyla ailenin düzeni, sağlamlığı, sürdürülebilirliği demografik endişelerden bağımsız tüm toplumun ve devlet sisteminin devamlılığına da işaret etmektedir. Aile içi rollerin; yaradılışa ve doğa kanunlarına, akıl yürütülerek oluşturulan modern hukuka ve inanca dayalı yüksek hukuka uygun, etkin ve eşit dağılımı üst örgütlenmeleri şekillendirebilmektedir. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti tarafından ilan edilen 2025 “Aile Yılı” kapsamındaki “aile olmak” vurgusunun anlamı derinleştirildiğinde millet, ülke ve devlet olmak kavramına ulaşılacağı muhakkaktır.


YORUMLAR