WOTTV E-DERGİ
DOLAR 32,5038 0.08%
EURO 34,7826 -0.12%
ALTIN 2.496,260,50
BITCOIN 20909011,07%
NATO haysiyet meselesi mi hesap meselesi mi?

NATO haysiyet meselesi mi hesap meselesi mi?

20 Şubat 2024 20:04
NATO haysiyet meselesi mi hesap meselesi mi?
0

BEĞENDİM

NATO’ya katılışımızın üzerinden tam 72 yıl geçti.

Bu geçen 72 yıldan geriye sadece bir güvenlik şemsiyesi altına giren Türkiye değil aynı zamanda da fırtınalı yıllar da kaldı. Bugün NATO ve NATO ile olan ilişkiler herkesin baktığı noktaya göre farklı değerlendirilse de son asırda Türkiye’nin dahil olduğu en kapsamlı uluslararası organizasyondur NATO.

Neden?

Çünkü NATO üyeliği Türkiye tarafından sadece güvenlik değil aynı zamanda Batılılaşma çerçevesinde ele alınan bir üyelik olarak algılandı ve hala bu ülkedeki birçokları için bu bakış cari bir bakıştır.

NATO fikrinin oluşumu

1. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tehdidine karşı 17 Mart 1948’de İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında güvenlik odaklı Brüksel Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmada ABD gibi bir devletin hem de II. Dünya Savaşı sonrasında olmaması ABD tarafından kabul edilmesi mümkün olamazdı nitekim de öyle oldu ve 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması imzalanarak ABD de ittifaka dahil oldu.

Türkiye’nin hissettiği tehdit

1940’lı yılların sonlarında SSCB Stalin ile birlikte tarihinin en saldırgan dış siyasetini takip etmekteydi.

Sovyet Dışişleri Bakanı Molotof görüştüğü tüm muhataplarına Kars, Ardahan ve Artvin’in Sovyetler Birliği’ne bırakılmasını ve Boğazlarda Sovyetler için bir üs verilmesi gerektiğini iletiyordu. Kuşkusuz bu söylemler Türkiye’yi o dönemde son derece telaşlandırmıştı.

Bu yüzden 1948’li yıllarda Hüseyin Cahit Yalçın ısrarla “Ya Türkiye’ye bir saldırı olursa?” diye yazılarında ısrarla soruyordu.

Truman Doktrini’yle beraber 1940’lı yılların sonuna doğru ABD ile yakınlaşmaya başlayan Türkiye, Sovyet tehdidini bertaraf edebilmek için Kuzey Atlantik İttifakı’na (NATO) üyelik çalışmalarına başladı. Türkiye, Batı blokunun güvenliğinin sadece Avrupa kıtasında değil, Akdeniz kıyılarını da içine alacak şekilde sağlanabileceğini sürekli bu kapsamda vurguladı.

Türkiye’nin bu taleplerine rağmen İngiltere, Türkiye’nin ittifaka üye olmasından ziyade Akdeniz ve Ortadoğu Komutanlığı ismindeki bir oluşum ile ittifaka dışarıdan destek verecek bir konumda kalmasını istiyordu.

NATO başvurusu reddedilen Türkiye

Türkiye’nin NATO’ya ilk müracaatı 1950’de Demokrat Parti (DP) iktidara gelmeden önce gerçekleşti fakat bu başvuru reddedildi. 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve 25 Haziran’da Kore Savaşı’nın patlak vermesi Türkiye açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak telakki edildi. Türkiye’den Kore’ye gönderilen 4 bin 500 kişilik Türk kuvveti sonrası Türkiye başvurusunu 1 Ağustos 1950’de yineledi lakin bu başvuru da NATO Bakanlar Konseyi tarafından reddedildi.

Türkiye’nin Kore Savaşında ortaya koyduğu başarı ve Sovyet tehdidinin artması ve Boğazlarda kendisine üs talep etmesi ABD’nin fikrini zaman içinde değiştirdi. 1951’den itibaren ABD, Türkiye’nin ittifakın güvenliği için tam üye olmasını savunmaya başladı.

DP hükümetinin ortaya koyduğu olağanüstü çabalar sonucunda Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO’ya nihayet resmen üye oldu.

Her ne kadar bugün Türkiye’nin NATO’ya üyeliği DP karşıtlığı üzerinden eleştirilse de 18 Şubat 1952 tarihinde yapılan oylamada NATO’ya girişimiz CHP’nin de oyları ile mümkün olmuştur.

Türkiye NATO’ya girmese ne olurdu?

Millet olarak müdafaasını kimsenin tekeline bırakmayan bir paradigmaya sahip olduğumuzu tekrar hatırlatmaya ne kadar gerek var bilemem, lakin yine de bir durum tespiti olması açısından bilmekte fayda var ki II. Dünya Harbi sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önemli oranda modernizasyona ihtiyacı bulunmaktaydı.

1947 yılında ABD ile Truman Doktrini çerçevesinde yapılan anlaşmalar kısmen bu boşluğu doldurmaya başlamışsa da aynı zamanda bugüne kadar devam edegelen bir bağımlılığın da başlangıcı olmuştu. Ama yine de tarihi o zamanın şartları içinde değerlendirmek gerekirse, bir tarafta sizden toprak talep eden bir Sovyetler, diğer yanda silahlı kuvvetlerinizin modernize edilmesi ve güçlendirilmesi ihtiyacı bu konuda ülkenin karar vericilerini acil bir tercihe sevk etmiştir.

Ayrıca o zamanki diplomasi çabaları iyi okunduğunda Türkiye’nin NATO üyeliği kolay bir şekilde gerçekleşmemiştir. NATO ittifakının Türkiye ile genişlemesi yerine, Türkiye’ye bulunduğu bölgede başkaca ittifakların kapısının gösterildiğini yazının girişinde belirttim.

14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra iktidara gelen Celal Bayar ve Menderes öncülüğünde ortaya koyulan siyaset sadece NATO üyeliğine dair bir siyaset değil, aynı zamanda iki kutuplu dünyada komünizmden ziyade serbest piyasa ve özgürlüklerden yana tavır alan bir siyaset idi. Bu kritik karar bugünkü Türkiye’nin ortaya çıkmasında önemli bir eşik olmuştur. Bu açıdan NATO salt bir savunma güvenlik örgütü olmanın ötesinde ekonomi politik yönü de olan bir örgüttür.

Türkiye’nin NATO üyeliğine bu açıdan baktığımızda NATO üyeliği Türkiye’ye, TSK’nın modernize edilmesi, iki kutuplu dünyada Sovyet tehdidine karşı kullanılacak harp doktrinlerinin geliştirilmesi, TSK personeline verilen eğitimler, birden fazla ülkenin katıldığı tatbikatlar ile müşterek harp edebilme kapasitesinin arttırılması gibi noktalarda çok fazla katkılar sunmuştur.

Her şeyden önce Türkiye’nin NATO üyesi olması hasebiyle direkt bir Sovyet saldırısına karşı son derece korunaklı hale gelmiştir.

NATO üyeliği bu avantajlarının yanında Türkiye’yi güvenlik alanında tamamen ABD’nin ortaya koyduğu rotaya oturttu. Bu Soğuk Savaş döneminde çok yadırganmasa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD bu ayrıcalığını sürdürmek isteyince Türkiye ile ABD arasında ayrışmalar başladı.

Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Johnson’ın İsmet İnönü’ye gönderdiği ve tarihte ‘Johnson Mektubu’ olarak anılacak mektup, Türkiye’nin ABD’nin kabul etmediği bir güvenlik adımını atması durumunda NATO kapsamında bir güvenceden mahrum kalacağını deklare ediyordu.

Soğuk Savaş sonrasında NATO ve Türkiye

Özellikle Soğuk Savaş bitiminden sonra Türkiye ve NATO kapsamındaki ilişkiler üyeler bazında son derece gergin bir noktaya tebdil oldu.

Bu ilişkilerin gerginleşmesinin en temel parametreleri ise Türkiye’nin terör ile olan mücadelesine verilmeyen destek, Türkiye’ye bir müttefik olmasına rağmen parası ile satılmak istenmeyen silah sistemleri ve mühimmatlar, NATO’nun müşterek müdafaasında kullanılacak tayyarelerin parası ödenmesine rağmen teslim edilmemesi, Türkiye’nin savunma sanayii alanında ortaya koyduğu başarıların sürekli olarak engellenme girişimleri ve sınırlarımızın hemen dibindeki terör örgütlerine başta ABD olmak üzere birçok NATO üyesinin aleni desteği gibi hususlardır.

NATO genişlemeleri ve Türkiye’nin tavrı

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonraki NATO genişlemelerinin hemen hemen tamamında Türkiye müspet ve yapıcı bir rol oynadı ve NATO’nun genişlemesini destekledi. En son İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerinde ise yukarıda bahsedilen hususlardan dolayı Türkiye özellikle İsveç’in üyeliğini masaya yatırmak zorunda kaldı. Bu kapsamda İsveç’e Anayasa değişikliği ve ambargoların kalkması dahil birçok konuda geri adım da attırdı.

Türkiye-ABD ilişkilerinde müttefiklikten ziyade ancak Teksas’taki sığırtmaçların yapacağı türden bir pazarlığa dönüşen F16 satışı da bu vesile ile İsveç’in üyeliği konusuna indirgendi. İsveç’in üyeliğine evet denilmesi ile ABD tarafından F16 konusunda uygulanan blokajın kaldırılması sağlandı.

Sadece bu olay dahi Türkiye’nin yaşadığımız zaman diliminde milli müdafaasını NATO’ya emanet edemeyeceğinin en önemli göstergesi.

Bu açıdan Soğuk Savaş’ın başladığı dönemlerde NATO’ya dahil olmamız ne kadar elzem idiyse, bugün de NATO’dan çıkmaksızın kendi müdafaamızı kendi doktrinlerimiz ve savunma sanayi ürünlerimiz ile kendimizin yapması o kadar elzemdir.

Peki neden NATO’dan çıkmadan?

Dilerseniz bu durumu merhum İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından bir anekdotla verelim.

Yıl 1967.

Meclis görüşmelerinde Türkiye İşçi Partisi kürsüden merhum Çağlayangil’e seslenerek ‘Türkiye nötralist politikalar izlemeli. Haysiyetimiz yok mu?’

Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in cevabı ders niteliğindedir: ‘Edebiyatı bırakalım, bu haysiyet meselesi değil hesap meselesi’

Bazen, bazı ittifakların içerisine istifade etmek için değil, şerlerinden emin olmak için girer ya da devam edersiniz.

Yusuf Alabarda

Yusuf Alabarda, 1992 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. Uzun yıllar TSK modernizasyon projelerinde proje yöneticisi ve yönetici pozisyonunda çalıştı. 2015 yılında kendi isteği ile TSK’dan ayrıldı.Savunma Kaynaklarının Planlanması ve Yönetimi alanındaki yüksek lisansını ABD’de bulunan Naval Post GraduateSchool’da tamamladı. Uluslararası Güvenlik alanındaki akademik çalışmalarını ise Türkiye’de sürdürdü.Gazete yazarı ve TV yorumcusu olarak birçok uluslararası ve ulusal yayın organında faaliyetlerine devam eden Alabarda, TürkMedya Savunma Dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyor.

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.