ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından Washington Institute’de, İran ile ABD arasında devam eden savaş karşısında Türkiye’nin izlediği denge politikasının ve Ankara’nın güvenlik kaygıları ve bölgesel stratejik hesaplarını nasıl ilerletiğinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Türkiye’nin İran’a sınırı olan tek NATO ülkesi olmasına rağmen çatışmanın dışında kalmayı başaran başarılı bir denge politikası yürüttüğüne dikkat çekilen analizde, İran’ın savaşın ilk dönemlerinde Türk topraklarına yönelik füze saldırıları gerçekleştirmesine rağmen Ankara’nın askeri tırmanış yerine diplomatik ve siyasi yöntemleri tercih ettiği vurgulandı.
Analizde ayrıca, Türkiye’nin bir yandan İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemediği, diğer yandan ise İran’da rejim veya devlet çöküşüne yol açabilecek bir kaos senaryosundan ciddi şekilde endişe duyduğu belirtilerek, tüm bu gelişmelere rağmen Türkiye’nin bölgede etkin aktör konumuna geldiği tespiti yapıldı.
İşte The Washington Institute’de yayınlanan analiz:
İran’a sınırı olan tek NATO müttefiki konumundaki Türkiye, dördüncü ayına yaklaşan ABD-İran çatışmasına doğrudan dahil olmamak için dikkatli bir politika izliyor.

Savaşın ilk haftalarında İran’ın Türkiye topraklarına yönelik birkaç füze saldırısı gerçekleştirmesine rağmen Ankara, Birleşik Krallık gibi diğer NATO müttefiklerinin benimsediği yaklaşıma benzer şekilde tarafsız bir tutum aldı. İran füzelerinin Kıbrıs’taki İngiliz üslerini hedef almasına rağmen Londra’nın doğrudan askeri karşılık vermemesi gibi Türkiye de misilleme yoluna gitmedi. Bunun yerine Ankara, Pakistan ile birlikte savaşın sona erdirilmesine yönelik siyasi çözüm arayışlarına katıldı.
Ancak bu çatışmada daha önemli soru, Türkiye’nin bu politikasını şekillendiren temel dinamiklerin neler olduğu ve bunun Washington ile ilişkiler ile Ankara’nın genel Orta Doğu stratejisi açısından ne anlam ifade ettiğidir.
Tarihsel denge
Türkiye’nin İran politikasını şekillendiren en önemli unsur coğrafi yakınlık ve iki ülke arasında yüzyıllardır süregelen güç dengesi anlayışıdır.

Bugünkü dinamiklerin kökenleri, modern Türkiye ve İran’ın öncülleri olan Osmanlı ve Safevi imparatorluklarına kadar uzanmaktadır. İki imparatorluk, 15. yüzyılın sonlarından itibaren yaklaşık 166 yıl boyunca yıpratıcı ve sonuçsuz savaşlar yürüttü. Bu savaşlar her iki tarafı da ekonomik olarak tüketme noktasına getirdi.
Sonunda taraflar, karşılıklı yıkım riskini kabul eden bir denge sistemi geliştirdi. 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile sınırlar büyük ölçüde belirlendi ve fiilen yazılı olmayan bir saldırmazlık düzeni oluştu. Daha sonraki dönemlerde savaşlar yaşansa da güç dengesi korunmaya devam etti.
- yüzyıldaki küçük sınır değişiklikleri dışında bugün Türkiye-İran sınırı, yaklaşık dört yüz yıl önceki sınırlarla neredeyse aynı durumdadır.
Epic Fury operasyonu ve Türkiye
- yüzyılda Türkiye-İran güç dengesi özellikle Suriye iç savaşı sırasında gözlemlendi. Ankara ve Tahran karşıt tarafları desteklemelerine rağmen doğrudan çatışmadan kaçındılar.

Bu nedenle İran’ın bu yılın başlarında Türkiye’nin Adana iline yönelik dört füze saldırısı gerçekleştirmesi dikkat çekici bir gelişmeydi. Hedefler arasında ABD Konsolosluğu’nun bulunduğu Adana, İncirlik Hava Üssü ve Azerbaycan’dan gelen petrol hattı aracılığıyla İsrail’in petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ının karşılandığı Ceyhan petrol terminali yer aldı.
Tahran’ın amacı, Türkiye ve NATO’yu kendi çıkarları doğrultusunda harekete zorlamak ve ABD üzerinde savaşın sona erdirilmesi yönünde baskı oluşturmak olabilir.
Ancak Ankara askeri tırmanış yerine sert siyasi mesajlar vermeyi tercih etti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin topraklarını korumak için gerekli tüm tedbirleri “kararlılıkla ve tereddütsüz” şekilde alacağını açıkladı.
Bu yaklaşımın belirli ölçüde sonuç verdiği görülüyor. İran, 30 Mart’tan bu yana Türkiye’ye yönelik yeni bir füze saldırısı gerçekleştirmedi.
Ankara’nın savaşta istediği sonuçlar
Katar’dan yapılan sınırlı LNG ithalatı dışında Türkiye, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasından doğrudan ciddi şekilde etkilenmiyor. Bu nedenle kalıcı bir ateşkes sağlanmadan önce ABD öncülüğünde oluşturulabilecek bir deniz görev gücüne katılması da beklenmiyor.
Bununla birlikte Türkiye, İran konusunda iki temel hedef arasında denge kurmaya çalışıyor.
Nükleer İran istemiyor
Türkiye, komşusu İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyor. Çünkü böyle bir gelişme, iki ülke arasında yaklaşık dört asırdır devam eden güç dengesini sona erdirebilir.

Nükleer silah sahibi ve daha özgüvenli bir İran’ın, Ankara’nın güvenlik çıkarlarına ve bölgesel ittifaklarına daha az önem vereceği düşünülüyor. Bu durum özellikle Suriye’deki yeni yönetim ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiler açısından Türkiye’nin manevra alanını daraltabilir.
Böyle bir senaryoda İran’ın Türkiye’nin çıkarlarına karşı daha sert bir tutum benimsemesi ve Ankara’nın bölgesel nüfuzunu aşındırması beklenebilir.
Bu nedenle Türkiye açısından tercih edilen sonuçlardan biri, İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek diplomatik bir çözümün hayata geçirilmesidir.
Kaos da istemiyor
Ankara, İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılmasını desteklese de bunun rejim değişikliği veya devlet çöküşüyle sonuçlanmasını istemiyor.

Türk karar alıcıları, Irak ve Suriye’deki iç savaşların ekonomik ve siyasi maliyetlerini yakından tecrübe etti. İran’da yaşanabilecek bir çöküşün ilk sonucu yeni bir göç dalgası olabilir.
2011 sonrasında milyonlarca Suriyeli mültecinin Türkiye’ye gelmesi, hem ekonomik hem de siyasi açıdan ciddi sonuçlar doğurdu. Son yıllarda bazı Suriyelilerin geri dönüşü Erdoğan’ın bu konuda üzerindeki baskıyı azaltmış olsa da Türkiye’de göçmen karşıtı eğilimler hâlâ güçlü durumda.
2028’de yapılması planlanan seçimler öncesinde yeni bir mülteci akını, Erdoğan açısından ciddi bir siyasi risk olarak görülüyor.
Ekonomik kaygılar
İran’da yaşanabilecek kaosun Türkiye ekonomisine etkileri de Ankara’nın hesaplarında önemli yer tutuyor.

2018 ekonomik krizinin ardından kırılgan bir toparlanma süreci yaşayan Türkiye, savaş nedeniyle şimdiden turizm ve yatırım gelirlerinde baskı hissediyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı ekonomik etkileri hafifletmek amacıyla rekor düzeyde döviz satışı gerçekleştirdi.
Öte yandan Türkiye petrol ihtiyacının büyük bölümünü ithalat yoluyla karşılıyor. Petrol fiyatlarında her bir dolarlık artışın ülke ekonomisine yaklaşık 500 milyon dolarlık maliyet oluşturduğu belirtiliyor.
İran’ın istikrarsızlığa sürüklenmesi halinde ortaya çıkacak ekonomik sonuçların büyüklüğü, Erdoğan’ın seçim kazanma ihtimalini dahi etkileyebilecek düzeyde görülüyor.
Güvenlik endişeleri
Savaş, Türkiye’nin iki farklı konuda güvenlik kaygılarını artırmış durumda.
Ankara, PKK ile onlarca yıldır devam eden çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan görüşmeler yürütüyor.

“Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç kapsamında PKK ve bağlantılı yapıların silah bırakması karşılığında af mekanizmaları ve Kürt siyasi temsilinin güçlendirilmesi gibi seçenekler tartışılıyor.
Savaşın ilk dönemlerinde İsrail’in PKK’nın İran kolu olan PJAK’ı silahlandırabileceğine ilişkin haberler Ankara’da ciddi rahatsızlık yarattı.
Böyle bir adım, silahlı mücadeleyi sürdürmek isteyen PKK kadrolarının PJAK’a yönelmesine ve örgütün yeniden güç kazanmasına imkan verebilir. Bu da Türkiye’nin silahsızlandırma planlarını sekteye uğratabilir.

Şimdilik Trump yönetiminin, Ankara’nın itirazları nedeniyle Kürt silahlı unsurlarına destek verme planlarından geri adım attığı değerlendiriliyor.
Ancak çatışmaların yeniden yoğunlaşması ve Washington’ın PJAK’ı silahlandırma seçeneğini gündeme getirmesi halinde Türkiye’nin ABD-İran çatışmasında tarafsızlıktan çıkarak İran’a daha yakın bir pozisyon alabileceği öngörülüyor.
İsrail faktörü
İsrail’in PJAK ile temas kurduğu yönündeki haberler, zaten zayıf olan Türkiye-İsrail ilişkilerini daha da gerdi.

Gazze’de Türkiye’nin Hamas’a, İsrail’in ise kendi güvenlik önceliklerine dayalı politikalar izlemesi; Suriye’de Ankara ile Tel Aviv’in farklı aktörleri desteklemesi, iki ülke arasındaki stratejik rekabeti derinleştirmiş durumda.
Bu rekabetin artık İran sahasına da taşınabileceği değerlendiriliyor.
Türkiye’nin İran savaşına yönelik politikası, ne İran yanlısı ne de İsrail yanlısı olarak tanımlanabilecek dengeli bir stratejiye dayanıyor.
Ankara hem İran’ın bölgesel faaliyetlerinden hem de İsrail’in artan nüfuzundan aynı anda kaygı duyuyor. Bu nedenle Türkiye son dönemde Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile güvenlik iş birliğini derinleştirmeye yönelik yeni bir stratejik yaklaşım geliştirmeye başladı.

Bu yapı Türkiye’nin NATO üyeliğinin alternatifi olarak görülmese de, Orta Doğu siyasetinde üçüncü bir güç merkezi oluşturma potansiyeli taşıyor.
Söz konusu eksen, farklı derecelerde hem İran’ın hem de İsrail’in bölgesel etkisini dengelemeyi amaçlayan yeni bir jeopolitik oluşum olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Türkiye, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını da İran’ın kaosa sürüklenmesini de istemiyor. Bu nedenle savaşın sona erdirilmesi için arabuluculuk yapabilecek ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Donald Trump arasındaki kişisel iletişim de bu ihtimali güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.
Ancak Osmanlı-Safevi döneminden bu yana devam eden rekabetçi tarihsel miras nedeniyle Tahran’ın, savaşın sona erdirilmesi konusunda Ankara’nın diplomatik başarı elde etmesini istemeyeceği değerlendiriliyor.
Bu nedenle Türkiye, şu aşamada Pakistan’ın izlediği siyasi çözüm çizgisine yakın durmayı tercih ediyor. Aynı sebeple mevcut tablo, Türkiye’nin ABD politikalarında merkezi rol oynadığı Suriye iç savaşı döneminden belirgin şekilde farklı bir görünüm sergiliyor.
