Suudi Arabistan merkezli yayın organlarından Arab News’de, Hürmüz Boğazı’nda derinleşen jeopolitik gerilim, ABD-İran müzakere süreci ve bunun İsrail’in bölgesel stratejileri üzerindeki yansımalarını ele alan kapsamlı bir analiz yayımlandı.
Analizde, küresel odağın Hürmüz Boğazı üzerinden şekillenen enerji güvenliği krizine kilitlendiği, bu durumun ise Gazze ve Güney Lübnan’daki çatışma dinamiklerinin uluslararası gündemde geri plana itilmesine neden olduğu tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; ABD-İran müzakerelerinin olası kapsamının yalnızca nükleer dosya ile sınırlı kalmayabileceği, bunun bölgesel vekil ağları ve Lübnan cephesi gibi başlıkları da dolaylı biçimde etkileyebileceği ve bu durumun İsrail’in sahadaki manevra alanını daraltabileceği ifade edildi.
İşte Arab News’de yayınlanan analiz:
Dünyanın dikkati Hürmüz Boğazı’na kilitlenmiş durumda. Bu hat, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “rehine” haline gelmiş olabilir.

Bu tablo, aynı zamanda dünyanın Gazze’deki günlük yıkımı ve Güney Lübnan’daki derinleşen trajediden dikkatinin uzaklaşmasına da yol açmaktadır.
Trump-Netanyahu dengesi
Benjamin Netanyahu’nun İran sahasında hedeflediği şey, ABD-İsrail ekseninde yeni bir savaş evresini başlatmaktı. Ancak ABD ile birlikte yürütülen bir savaşta iki liderin aynı anda direksiyonda olması mümkün değildir; özellikle de Beyaz Saray’da Donald Trump varken. Trump, ortaklık değil, mutlak kontrol ister.

İlk saldırı anında Trump ve Netanyahu hesapları örtüşmüş olsa da bu uyum savaşın tamamına yayılmadı. Trump, İran’la ateşkes ve müzakere kapısını açık bıraktı ve bu kapı hâlâ tamamen kapanmış değil. Netanyahu ise anlaşma metinlerini esnetme ve gri alanları kullanma konusunda tecrübeli. Ancak Trump’ın NATO liderlerine yönelik sert ve aleni çıkışlarını hatırlayan Netanyahu, bu kez daha temkinli davranmak zorunda kalıyor.
Ateşkes mimarisi ve İsrail’in rezervleri
Netanyahu’nun en büyük kaygısı, ortaya çıkan mutabakat taslağının içeriğiyle ilgili. İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması, Hürmüz’ün yeniden açılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması gibi adımlar, “görev tamamlanmadan” gündeme gelebilir.

Trump her ne kadar İran’ın nükleer silaha sahip olmayacağını vurgulasa da, İran’ın füze kapasitesi ve bölgesel vekil ağları konusunda aynı yoğunlukta bir çerçeve sunmuyor. Bu da Tel Aviv açısından stratejik bir boşluk üretmektedir.
Netanyahu’nun bir diğer sorunu ise ABD-İran görüşmelerine Güney Lübnan dosyasının da dolaylı biçimde eklemlenmesi ihtimalidir. Washington ile Tahran arasındaki olası çerçeve, tüm cephelerde çatışmanın azaltılmasını içerdiği ölçüde İsrail’in manevra alanını daraltmaktadır. Netanyahu ise yaklaşan seçimler öncesinde kuzey cephesini güvenlik kartı olarak elde tutmak istemektedir.
İran ekseni ve çevreleme stratejisi
7 Ekim 2023 sonrası süreçte Netanyahu hükümeti, Kasım Süleymani’nin yıllar içinde inşa ettiği İran-İsrail hattını ortadan kaldırmayı açık bir stratejik hedef olarak benimsedi. Gazze, Suriye ve Lübnan hattında kurulan tünel, füze, İHA ve hareketli milis ağları bu çerçevenin parçası olarak görülmektedir.

Netanyahu’ya göre Hamas, Hizbullah ve Suriye sahası tekil yapılar değil, İran bağlantılı tek bir stratejik hattın uzantılarıdır. Bu nedenle Gazze’deki savaş ile İran’la yürütülen mücadele arasında doğrudan bağ kurmaktadır. Aynı yaklaşım Hizbullah liderliği ve Lübnan cephesi için de geçerlidir.
Amaç, İsrail’in çevresinde İran etkisiyle oluşan sınır kuşağını tasfiye etmek, bu hatları yeniden şekillendirmek ve komşu ülkelerin içine “güvenlik kuşakları” yerleştirmektir.
Güney Lübnan savaşı
Küresel dikkat Hürmüz’e odaklanmışken, İsrail Güney Lübnan’da son derece riskli bir savaş yürütmektedir. Tel Aviv bu cepheyi İran’a açılan kuzey sınırının tasfiyesi olarak görmektedir.

Hizbullah’ın İran ile kurduğu bağ nedeniyle İsrail’e yeniden roket ve İHA saldırıları gerçekleştirebilmesi, önceki çatışma evresinin caydırıcılığının sınırlı kaldığını göstermiştir. İsrail bu duruma karşılık “sarı hattı” yeniden ileri taşıyarak sahayı fiilen daraltmaktadır; tıpkı Gazze’de olduğu gibi.
Güney Lübnan’a yönelik derin kara operasyonları, köylerin ve kasabaların büyük ölçüde tahrip edilmesine yol açmaktadır. Sur ve Nebatiye gibi kentler yoğun bombardıman altındadır. Bint Cubeyl sonrası süreçte yaşanan yıkım, yüzbinlerce insanı Lübnan içlerine doğru zorunlu göçe itmiştir.
Hizbullah sahada kayıplar verse de, bu kayıpların Lübnan’ın taşıma kapasitesini aştığı giderek daha görünür hale gelmektedir.
Lübnan’ın kırılganlığı
Lübnan devlet yapısı son derece kırılgan bir zeminde durmaktadır. Savaşın yükü, ülkenin toplumsal ve mezhepsel dengelerini daha da hassas hale getirmektedir. Lübnan’ın önemli bir kısmı, Gazze’ye verilen desteğe ve İran eksenli çatışma stratejisine mesafeli durmuştur.

Bu nedenle ülke, İsrail karşısında doğrudan askeri bir denge kurabilecek kapasiteden yoksundur. Geriye kalan tek araç, Washington üzerinden Tel Aviv’e baskı kurma çabasıdır. Ancak Washington bu rol karşılığında Lübnan’dan Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi fiilen imkânsız bir talep beklemektedir.
Bu denklem, Lübnan’ı İran-Hizbullah hattı ile İsrail arasında sıkışmış bir alan haline getirmektedir.
Washington baskısı
İsrail, Trump’ın Beyrut’un yoğun bombardımanını sınırlama eğilimine karşılık, “nokta atışı” suikastlarla yürütülen bir savaş modeline yönelmiştir. Ancak bu model, savaşın genel yıkıcılığını ortadan kaldırmamaktadır.

Güney Lübnan’da yükselen İsrail bayrağı ve Beaufort Kalesi çevresindeki ilerlemeler, sadece askeri değil, psikolojik ve siyasi açıdan da ağır bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu gelişmeler, Lübnan’da yeni bir yıpranma döngüsünün habercisi olarak okunmaktadır.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, iki ayrı eksende derinleşen bir kriz mimarisine işaret etmektedir: Hürmüz üzerinden şekillenen küresel enerji ve güvenlik krizi ile Güney Lübnan’da yoğunlaşan bölgesel yıkım süreci.
Lübnan’ın iç kırılganlığı, İran-İsrail çatışmasının periferisinde en ağır yükü taşıyan alan haline gelmiştir. Asıl soru ise şudur: Bu yük, ülkenin siyasi ve toplumsal dokusu kırılmadan daha ne kadar sürdürülebilecektir?
