Adem KILIÇ – 01 Haziran 2026
İran ile savaşının üçüncü ayına giren Trump, artık keskin bir bir yol ayrımına geldi.
Yüzlerce hava saldırısı, belki İran’ın çok önemli üst düzey liderlerini öldürdü, hava kuvvetleri ve donanmasını ağır şekilde tahrip etti, füze stokları ile üretim tesislerini yıprattı ancak İran, hala meydan okumaya devam ediyor.
İran, Arap komşularını, ABD üslerini ve İsrail’i hedef aldıktan sonra dahi, New York Times ve Wahington Post gibi önde gelen ABD medyasının istihbarat değerlendirmelerine göre, füze ve İHA cephaneliğinin büyük bölümünü korumayı başardı.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, önce Afrika ve Asya’yı vuran ancak kısa süre içinde Avrupa ve Amerika’yı da tam gücüyle etkileyecek küresel bir enerji krizine dönüştü.
Boğazın kapanmasının etkisi artık, petrol ve doğal gaz krizinin çok ötesine uzanıyor ve alüminyumdan gübreye kadar çok sayıda kritik başlıkta küresel bir krize dönüşmeye başlıyor.
Gelinen noktada ise; ABD ve İran arasındaki müzakere pozisyonlarının hala Cenevre görüşmelerindeki başlıklarda devam etmesi ve birbirinden uzak olması, sahanın aslında Trump’ın sürekli olarak zafer ilan ettiği durumdan çok farklı olduğunu gösteriyor.
Zira; İran’ın özellikle ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında olan Körfez ülkelerinin yaşadığı saldırılar, her ne kadar Trump değişti dese de İran’daki rejimin hala ayakta kalması ve savaştan önce açık olan Hürmüz’ün İran’ın kontrolüne terk edilmesi Trump için altından asla kalkamayacağı aşağılayıcı bir tablo yaratacak.
Özellikle de İran’ın Hürmüz üzerindeki etkisinin artması, Trump’ın savaşarak bitirmek istediği İran’ın Hümeyni devriminden bu yana yaşadığı krizden sonra en büyük toparlanma sürecini mümkün kılabilir.
Trump böyle bir durumda, olmayan bir “zafer ilan edip” eve dönmeyi seçerse, uzun süredir Körfez’deki Amerikan üstünlüğünden de tamamen vazgeçmiş olacaktır.
İşte bu durumda Trump, küresel tarihi yeniden yazmak için girdiği bir savaştan, “ABD’nin küresel üstünlüğünü” yok eden ve Carter Doktrini fiilen tarihe gömen bir başkan haline gelebilir.
Syracuse çıkmazı ve Amerikan Süveyş’i
Gelinen nokta ;ABD için tam olarak 1956’da yaşanan ve Fransız-İngiliz ve İsrail tarafından ortaya konulan askeri maceranın sonuçlarını ABD için üretebilir.
Zira o kriz, İngiliz imparatorluğunun küresel hegomanyasının sonunu ilan etmişti ve hemen ardından İngiliz İmparatorluğu’nun sömürgeleri bağımsızlık ilan ederek, bir devrin sonunu ilan etti.
2026’nın Amerika Birleşik Devletleri ise, sanayi kapasitesindeki aşınma ve mali savurganlığına rağmen, hala büyük ölçekli askeri operasyon yürütme kapasitesine sahip neredeyse tek devlet olmayı sürdürüyor.
Ancak Hürmüz denklemi benzer bir sona işaret ediyor.
Hürmüz’de yaşanacak gerçek bir askeri felaket, askeri olarak yenilmekten öte hem ABD iç siyaseti üzerinde hem de küresel olarak devasa ve öngörülemez etkiler yaratabilir.
Nitekim Trump’da bunun farkında ve her ne kadar sanal “askeri zaferler” ilan etse de, müttefiklerini işin içerisine katamadığı bir Hürmüz çatışmasından kaçınarak, İran savaşını bitirmeye çalışıyor.
Ancak mümkün değil!
Ve Trump, bu çıkmazı aşmak için kaçınılmaz bir son olarak İran topraklarına ciddi miktarda Amerikan gücü göndermeye çalışırsa, bir “Amerikan Syracuse’u” üzerine kumar oynama kararı almış demektir.
Zira Syracuse; Atina için, Yunan dünyasının liderliği için Sparta ile yürüttüğü otuz yıllık mücadelede, “ya hep ya hiç” hedefi ile girdiği ve bir çıkmaz olarak tanımlanan kritik kırılma noktası olmuştu.
Atina; kibri ve acımasızlığı nedeniyle hem müttefikleri hem de düşmanları tarafından kuşkuyla izlenen dinamik bir imparatorluk olarak, gücünü perçinlemek için kıyılarından çok uzakta bir savaş başlatarak, potansiyel olarak gelecekteki düşmanını yok etmeye karar vermiş ve kendi sonunu getirmişti.
Gelinen noktada tarih, Süveyş ve Syracuse çıkmazı gerçekliği ile birebir paralel hareket ediyor ve ABD için artık tartışılan şey “Thukydides Tuzağı”ndan çok daha çarpıcı bir noktaya gelmiştir.


YORUMLAR