Kanada merkezli küresel yayın organlarından Asia Times’da, İran-İsrail savaşı bağlamında ABD Başkanı Donald Trump’ın karşı karşıya olduğu stratejik ve siyasi açmazlara ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı bir analiz yayınlandı.
Analizde, Trump’ın savaşı kendi lehine sonuçlandıracak bir diplomatik çıkış aradığı, ancak İran’ın askeri, siyasi ve ekonomik açıdan beklenenden daha dirençli bir performans sergileyerek müzakere masasında elini güçlendirdiği vurgulandı. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini stratejik bir koz haline getirdiği ve savaşın rejimin iç meşruiyetini artırdığı değerlendirmesine yer verildi.
Analizde ayrıca; İsrail Başbakanı Netanyahu’nun savaşın sürmesinden yana olduğu, İran’ın ise tarihsel deneyimleri ve devlet yapısının dayanıklılığı sayesinde uzun süreli bir yıpratma stratejisi izlediği belirtilerek, mevcut krizin Trump ve Netanyahu açısından siyasi maliyetler üretebileceğine dair değerlendirmeler yapıldı.
İşte Asia Times’da yayınlanan analiz:
İran ile İsrail arasında gerçekleşen karşılıklı saldırılar, ve ardından gelen Apache krizi, ABD Başkanı Donald Trump üzerindeki hem iç hem de dış baskıyı daha da artırdı.

Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile birlikte üç aydan uzun süre önce başlattığı ve giderek daha fazla tepki çeken savaş ile ilgili kritik kararlar vermek zorunda kalabilir.
Netanyahu ise savaşın, İran’ın bölgesel etkisini kaybetmiş ve ciddi ölçüde zayıflamış bir aktöre dönüşmesine kadar sürdürülmesinden yana. Böyle bir sonuç, İsrail Başbakanı’nın yıl sonunda yapılması beklenen genel seçimleri kazanmasına katkı sağlayabilir.
Ayrıca Netanyahu’nun, “Büyük İsrail” olarak tanımlanan ve İsrail’in sınırlarını ile bölgesel nüfuzunu genişletmeyi amaçlayan stratejik vizyonuna hizmet edebilir.
Bu nedenle Netanyahu, kendi hedeflerini karşılamayan herhangi bir ABD-İran anlaşmasına karşı çıkıyor. İsrail’in, İran destekli Hizbullah’ı geriletmek amacıyla Güney Lübnan’a yönelik askeri operasyonları da bu stratejinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Ancak İran, bu girişimlere sert ve kararlı bir şekilde karşılık verdi.

Tahran ise savaşın kendi lehine sonuçlanmasını sağlamak amacıyla dikkat çekici bir direnç ve dayanıklılık sergiliyor. Kendisini bölgesel düzeyde güçlü ve etkili bir aktör olarak kabul ettirme hedefinden geri adım atmıyor.
Bu tablo sonucunda Trump’ın önünde iki zorlu görev bulunuyor: İran ile kabul edilebilir bir anlaşmaya varmak ve aynı zamanda kontrol edilmesi giderek zorlaşan Netanyahu’yu dizginlemek.
Trump için zafer ne anlama geliyor?
Savaşın mevcut aşamasında Trump açısından “zafer” olarak tanımlanabilecek bir sonuç oldukça belirsiz görünüyor.

ABD Başkanı, savaşı başlatma kararını haklı gösterecek bir sonuca ihtiyaç duyuyor. Ancak bu savaş, küresel enerji krizini derinleştirmiş, dünya ekonomisinde ciddi maliyetler yaratmış ve uluslararası piyasalarda büyük dalgalanmalara yol açmış durumda. Ayrıca savaşın uzaması, yıl sonunda yapılacak ara seçimlerde Trump açısından siyasi riskler oluşturabilir.
Trump aynı zamanda İran’ın nükleer programına ilişkin, 2015 yılında Obama yönetimi döneminde imzalanan ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen anlaşmadan daha avantajlı olduğunu iddia edebileceği yeni bir mutabakat arayışında. Trump, ABD’yi söz konusu anlaşmadan 2018 yılında çekmişti.
Ancak İran’ın İslami yönetimi şimdiye kadar Trump’ın taleplerine boyun eğmeye yanaşmadı.
İran’ın direniş kapasitesi
İran rejimi; Şii İslam’a dayalı ideolojik bağlılık, güçlü tarihsel milliyetçilik anlayışı ve etkin askeri kapasitenin birleşimi sayesinde yalnızca ayakta kalmakla kalmadı, aynı zamanda stratejik kazanımlar elde etti.

Tahran, Basra Körfezi’ndeki çok sayıda ABD üssünü vurmayı veya hasara uğratmayı başardı. İsrail’e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla önemli baskı oluşturdu. Ancak en kritik gelişme, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü fiilen stratejik bir koz haline getirmesi oldu.
Dünya enerji ticareti açısından hayati öneme sahip olan Hürmüz Boğazı, bugün İran’ın elindeki en güçlü baskı ve caydırıcılık araçlarından biri konumunda bulunuyor.
Savaş aynı zamanda İran rejiminin iç meşruiyetini de güçlendirdi. Daha önce hükümete muhalif olan birçok İranlı, dış tehdit algısının artmasıyla birlikte devlet etrafında kenetlendi. Milliyetçilik duygusu ve ülkenin savunulması fikri, rejimin toplumsal desteğini artırdı.
Bunun yanında İran Devrim Muhafızları Ordusu da savaş sayesinde etkisini önemli ölçüde genişletti. ABD ve birçok müttefiki tarafından terör örgütü olarak tanımlanan bu yapı, İran’ın ve İslami sistemin temel savunucusu rolünü başarıyla üstlenerek nüfuzunu artırdı.
Tahran’ın stratejik avantajları
Trump yönetiminin değerlendirmelerinin aksine İran uluslararası alanda tamamen yalnız değil. Tahran, Rusya ve Çin’in siyasi desteğini almaya devam ediyor.

Coğrafi konumu da İran’a önemli avantajlar sağlıyor. Komşu ülkeler üzerinden kara ticaret yollarını kullanabilmesi ve kuzeyde Hazar Denizi aracılığıyla alternatif ekonomik bağlantılar kurabilmesi, yaptırım ve baskılara karşı dayanıklılığını artırıyor.
Şüphesiz ABD ve İsrail askeri güç bakımından üstün konumda bulunuyor ve İran’a ciddi zarar verebilme kapasitesine sahip. Ancak İran’ın elde ettiği stratejik kazanımlar, onu olası bir barış sürecinde daha güçlü bir müzakere pozisyonuna taşıdı.
Bu nedenle Tahran’ın, ABD ve İsrail’in baskıları ne kadar yoğun olursa olsun, nükleer programını tamamen tasfiye etmeyi veya Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kontrolünden vazgeçmeyi kabul etmesi düşük ihtimal olarak değerlendiriliyor.

İran rejimi zaten uzun süreli baskılara dayanabilecek şekilde tasarlandı. Sistem; meydan okuma, direniş ve gerektiğinde pragmatik karar alma prensipleri üzerine inşa edilmiş durumda. Bu özellikleri sayesinde Trump’tan, hatta Netanyahu’dan daha uzun süre dayanabilecek bir sabra sahip olduğu yönünde güçlü bir algı bulunuyor.
1979’un gölgesinde
İran rejiminin ABD karşısında zaman kazanma ve rakibini yıpratma konusunda tarihsel bir geçmişi de bulunuyor.
Bu bağlamda, İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1979-1981 yılları arasındaki rehine krizini yönetme biçimi ile günümüzde İran liderliğinin ABD ile yürüttüğü müzakereler arasında bazı benzerlikler dikkat çekiyor.

1979 yılında Humeyni yanlısı militanların ABD Büyükelçiliği’ni basarak 66 Amerikan vatandaşını rehin almasının ardından Humeyni, krizin tam 444 gün sürmesine izin verdi. Bu süreç hem kendi iktidarını pekiştirmesine hem de ABD’nin desteklediği Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetiminin mirasına karşı sembolik bir hesaplaşma yürütmesine imkan sağladı.
Bu strateji, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 1980 seçimlerinde Ronald Reagan karşısında yenilmesinde etkili faktörlerden biri olarak kabul edilir. İran, elindeki son 52 rehineyi ancak Reagan’ın Ocak 1981’de göreve başlamasından birkaç dakika sonra serbest bırakmıştı.
Bugünkü İran krizi yaklaşık 100 günlük bir geçmişe sahip. Ancak İran yönetiminin, geçmişte uyguladığı benzer bir yıpratma stratejisini yeniden devreye sokarak Trump ve Netanyahu’yu siyasi açıdan zor durumda bırakmaya çalıştığı yönünde işaretler bulunuyor.
Sonuç
İran liderliği, mevcut çatışmayı yalnızca askeri bir mücadele olarak değil, aynı zamanda psikolojik ve siyasi bir hesaplaşma olarak görüyor. Tahran’ın temel amacı, rakiplerini stratejik olarak yıpratmak ve onları taviz vermeye zorlamak.

Bu hedefe ulaşıp ulaşamayacağı ise büyük ölçüde Trump’ın bundan sonra atacağı adımlara bağlı olacak. Özellikle Washington yönetiminin İran’ı kalıcı ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmaya çekebilmek için hangi konularda taviz vermeye hazır olduğu, sürecin nihai sonucunu belirleyecek temel unsur olarak öne çıkıyor.
