Suudi Arabistan merkezli Arab News’de, ABD ile İran arasında imzalanan ve bölgesel savaşın sonlandırılmasına yönelik geçici bir çerçeve oluşturan mutabakatın Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonu ve izlediği denge politikasına etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Türkiye’nin savaşın yayılma riskleri karşısında Washington ve Tahran arasında dikkatli bir denge kurmaya çalıştığı ve bu süreçte hem güvenlik kaygılarını hem de bölgesel nüfuz hesaplarını birlikte yönettiği belirtilen analizde, Ankara’nın giderek daha görünür hale gelen ihtiyatlı diplomatik yaklaşımına dikkat çekildi.
Analizde ayrıca, Türkiye’nin özellikle bölgedeki terör gruplarına karşı etkisine, NATO içindeki konumuna ve savaşın Suriye ile Irak sahalarına olası yansımaları konusunda geliştirdiği stratejik hassasiyetlere dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Arab News’de yayınlanan analiz:
2013 yılında Michael Krepon tarafından kaleme alınan bir makalede, ABD’nin 1945’ten bu yana savaşları büyük ölçüde “zaferle ve kesin biçimde” sonlandırma konusunda başarısız olduğu, bunun istisnasının yalnızca Saddam Hüseyin’e karşı Birinci Körfez Savaşı olduğu ileri sürülmüştü.

Krepon, Fred Charles Ikle’nin 1971 tarihli “Every War Must End” adlı eserinden şu kritik uyarıyı aktarır:
“Savaşa girme veya savaşa yol açabilecek kararlar alan hükümet liderleri, çatışmaları kendileri için elverişli koşullarda bitirecek askerî ve diplomatik stratejilere sahip olmak zorundadır.”
Ikle’ye göre ABD’li karar alıcılar için temel sorun, savaşların nasıl başladığına ve nasıl yürütüldüğüne aşırı odaklanılması, ancak nasıl sona ereceğine dair net bir planın çoğu zaman bulunmamasıdır.
İran operasyonu ve stratejik belirsizlik
ABD Başkanı Donald Trump’ın Şubat ayı sonunda İran’a yönelik saldırı emri verdiği dönemde, Washington’un bütünlüklü bir savaş stratejisinden yoksun olduğu açık biçimde görülmüştür.

Savaşın hedefleri, bu hedeflere nasıl ulaşılacağı ve olası bir çıkış stratejisinin ne olacağı konusunda ciddi bir belirsizlik bulunmaktaydı.
Bu durum, Ikle’nin tarihsel analizini doğrular niteliktedir: birçok savaş, başlangıçta planlandığı gibi ilerlemek yerine, bitiş stratejisi eksikliği nedeniyle uzamış veya istikrarsız bir yapıya dönüşmüştür.
Bu çerçevede temel soru öne çıkmaktadır: ABD, İran’a karşı yürüttüğü savaşın sonunu gerçekten planlayabilmiş midir?
Geçici mutabakat ve yeni diplomatik çerçeve
Son dönemde Tahran ve Washington arasında, taraflar arasında kırılgan bir ateşkesi 60 gün daha uzatmayı ve ABD-İsrail savaşının başında İran’ın kapattığı Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını öngören bir mutabakat zaptı imzalanmıştır.

Bu mutabakat, savaşın sona erdirilmesine yönelik sürecin nasıl şekilleneceğine dair önemli soruları gündeme taşımakta; özellikle Türkiye açısından etkileri ve Ankara’nın bu süreci nasıl değerlendirdiği kritik hale gelmektedir.
Anlaşmanın kalıcı bir siyasi çözüme evrilmesi durumunda Türkiye’nin sürecin en önemli kazananlarından biri olabileceği değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin güvenlik ve bölgesel risk algısı
Ankara, savaşın başından itibaren İran’a komşu olması nedeniyle çatışmayı derin bir güvenlik riski olarak değerlendirmiş ve istikrarsızlığın sınır ötesine yayılmasından endişe etmiştir.

Özellikle İran içindeki olası bir kırılmanın Kürt militan grupları güçlendirme ihtimali, Türkiye’nin PKK ile yürüttüğü süreç açısından doğrudan bir güvenlik riski olarak görülmüştür.
Ankara açısından zayıflamış bir İran, bölgesel etki alanı açısından bazı fırsatlar yaratabilecek olsa da, kontrolsüz bir İran zayıflamasının doğuracağı göç dalgaları, sınır güvenliği sorunları ve enerji akışındaki kesintiler çok daha ağır riskler olarak öne çıkmaktadır.
Ankara’nın denge politikası ve ihtiyatlı destek
Bu nedenle Türkiye, savaşın bölgesel bir yayılmaya dönüşmesini engelleyecek bir ateşkesi sürekli olarak önceliklendirmiş; aynı zamanda İsrail veya ABD müdahalesiyle şekillenen bir rejim değişikliğine de mesafeli yaklaşmıştır.

Mevcut mutabakat zaptı bu açıdan Ankara’nın beklentileriyle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Türkiye bu nedenle anlaşmayı ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılamış, ancak bu tutumunu stratejik bir yönelimden ziyade taktiksel bir ihtiyat olarak konumlandırmıştır.
Ankara, bunun uzun soluklu bir süreç olduğunu ve mutabakatın tek başına tüm sorunları çözmeyeceğini değerlendirmektedir.
Bölgesel mimaride Türkiye’nin rol arayışı
Türkiye, bu süreçte yalnızca pasif bir izleyici olmayı değil, aynı zamanda sürecin şekillendirici aktörlerinden biri olmayı hedeflemektedir.

Ankara’ya göre kapsamlı bir anlaşma yalnızca mutabakatı imzalayan tarafları değil, savaştan doğrudan etkilenen bölgesel aktörleri de kapsamalıdır. Türkiye, ekonomik ve güvenlik boyutlarıyla bu aktörlerin başında gelmektedir.
Bu çerçevede Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile birlikte Kahire’de R4 çerçevesinde bir araya gelmiş ve anlaşmayı olumlu bir adım olarak değerlendirmiştir.
Türkiye açısından temel endişelerden biri, mutabakata rağmen İran’ın bölgesel nüfuzunun tamamen ortadan kalkmamasıdır.
Irak’taki İran destekli milis yapılarının iç siyasetteki etkisi ve bu durumun Türkiye’nin güvenliği, ekonomik bağlantıları ve terörle mücadele politikaları üzerindeki sonuçları Ankara tarafından yakından takip edilmektedir.
Benzer kırılganlıklar Suriye sahasında da geçerlidir ve Türkiye’nin bölgesel hesaplamalarında merkezi bir yer tutmaktadır.
NATO süreci ve stratejik kazanım alanı
Mutabakatın kalıcı bir siyasi çözüme evrilmesi halinde Türkiye’nin savaşın en önemli kazanan aktörlerinden biri haline gelebileceği değerlendirilmektedir.

Savaş boyunca Türkiye, hem Washington hem de Tahran ile iletişim kanallarını açık tutmayı başarmış; İran kaynaklı sınırlı gerilimlere rağmen denge politikasını korumuştur.
Buna paralel olarak Türkiye’nin NATO içindeki konumunun güçlenmesi ve Körfez ülkeleriyle savunma iş birliğinin derinleşmesi de dikkat çekmektedir.
Sonuç: Kağıt üzeri taahhütlerden sahadaki gerçekliğe
Türk karar alıcılarının uzun süredir benimsediği yaklaşım, sahadaki gelişmelerin diplomatik metinlerden daha belirleyici olduğu yönündedir.

Bu nedenle Ankara, sürecin başarısını yalnızca mutabakat metinleri üzerinden değil, sahada somut biçimde sağlanacak de-eskalasyon ve sürdürülebilir bir düzen üzerinden değerlendirecektir.
Özellikle Temmuz ayında Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı NATO Zirvesi öncesinde Ankara, mutabakatın uygulanmasına ilişkin somut ilerleme görmek istemektedir.
Daha temel düzeyde ise Türkiye, bu savaş için uygulanabilir bir çıkış stratejisinin şekillendirilmesinde aktif rol oynama hedefini sürdürmektedir.
