Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Trump yönetimi, İran’a yönelik öngörülemezlik stratejisini ve baskı kapasitesini nasıl kaybetti? İran’ın “taarruzi caydırıcılık doktrini” sürecin geleceğini nasıl şekillendirecek?

Trump yönetimi, İran'a yönelik öngörülemezlik stratejisini ve baskı kapasitesini nasıl

ABD’nin önde gelen yayın organlarından The Wall Street Journal’da, ABD ile İran arasında varıldığı belirtilen ateşkes ve mutabakat çerçevesinin bölgesel güç dengelerine etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.

Analizde, ABD’nin İran’ın nükleer altyapısına yönelik saldırılarla kısa vadede bazı başarılar elde etmiş olmasına rağmen, Washington’ın İran’ı uzun süreli bir abluka altına alma ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme iradesi gösterememesinin, Tahran’ın güç kazanmasına zemin hazırladığı değerlendirmesi yapıldı.

İran’ın “taarruzi caydırıcılık” olarak tanımladığı yeni stratejik doktrin çerçevesinde bölgesel düzeni kendi lehine şekillendirmeye çalıştığı belirtilen analizde, Körfez ülkeleri üzerindeki nüfuzunu artırdığı ve Hizbullah gibi vekil unsurlarını yeniden güçlendirme fırsatı elde edebileceği vurgulandı.

Analizde, Trump yönetiminin İran’a yönelik öngörülemezlik ve baskı kapasitesini kaybettiği, bunun sonucunda ise Tahran’ın kendisini savaşın stratejik galibi olarak gördüğü yönündeki değerlendirmelere de yer verildi.

İşte The Wall Street Journal’da yayınlanan analiz:

Savaşlar, süreç içerisinde elde edilen taktik başarılarla değil, nasıl sonuçlandıklarıyla değerlendirilir. Başkan Trump, İran’ın nükleer altyapısını zayıflatma konusunda seleflerinden daha ileri gitmiş olsa da, bunun uzun vadede belirleyici olup olmayacağı belirsizliğini korumaktadır.

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Zira mutabakat zaptı, nihai olarak İran’ın nükleer kapasitesinin yeniden inşasına zemin hazırlamaktadır. Fiziksel olarak imha edilen tesisler, yeterli petrol gelirinin sağlanması, rejimin yasa dışı çift kullanımlı malzeme ithalat ağının faaliyetini sürdürmesi ve ABD ile İsrail istihbaratının İran’ın güvenlik tedbirlerini aşamaması durumunda yeniden inşa edilebilir.

Savaşın sonucu ve stratejik sınırlamalar

Bu savaşın görünen sonucu; Arap Körfezi ülkelerinin enerji altyapılarının zarar görmesine yönelik kaygılar, küresel petrol rezervlerindeki azalma ve en önemlisi Washington’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirip kontrol altında tutmayı reddetmesi nedeniyle şekillenmektedir.

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Bu durum, ilerleyen dönemde Trump’ın sert güç politikasına yeniden başvurmasını zorlaştıracaktır. Gerçek anlamda bir Amerikan zaferi, Trump’ın ABD ve Arap dünyasının kayıplarını da göze alarak uzun süreli bir askeri angajmana girmesini ve İran’a karşı kapsamlı bir abluka uygulamasını gerektirecekti. Ancak Amerikan iç siyaseti ve kısmen başkanın mizacı, böylesi cesur adımların önünde engel teşkil etmektedir.

Tahran, Washington’ın çekingenliğini ortaya koymak amacıyla ateşkesi bilinçli biçimde ihlal etmeye çalışacaktır. İran, tıpkı yakın dönemde Lübnan konusunda yaptığı gibi, rakiplerine baskı uygulamak amacıyla Hürmüz Boğazı’nı zaman zaman kapatıp yeniden açabilir. Mutabakatın tamamen çökertilmesi Tahran açısından fazla avantaj kaybına yol açacağından olası görünmemektedir; ancak anlaşmanın sınırları zorlanacaktır.

Dünyayı çoğu zaman ekonomik çıkarlar ekseninde değerlendiren Amerikalılar, devrimci rejimlerin kaosu nasıl bir stratejik araç olarak benimsediğini sıklıkla yanlış okumaktadır. Tahran’daki yönetim ise kendisini bu savaşın galibi olarak görmektedir.

İran’ın yeni stratejik doktrini

İran rejiminin savaşı nasıl kazanabileceğine ilişkin tablo, rejimin kurnazlığını, acımasızlığını ve kararlılığını ortaya koymaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin evrim geçiren stratejik doktrini ilk olarak ülke içinde şekillenmiştir.

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Geçen yıl yaşanan on iki günlük savaş, rejime enkaz altında kalmış bir nükleer program ve savunma kapasitesi ile düşmanlarının saldırı gücü arasındaki dengesizliği miras bırakmıştır. Teokratik yönetim bir halk ayaklanmasından endişe etmiş ve Ocak ayında buna sert şekilde karşılık vermiştir.

Protestolar sırasında mollalar, geleneksel hedef odaklı şiddet yöntemlerini bir kenara bırakmıştır. Ülke genelinde yaşanan kanlı bastırma süreci, dış aktörlere rejimin her düzeyde zorlamaya şiddetle direneceğinin sinyalini vermeliydi.

Dış politikaya ihraç edilen bu yeni yaklaşım, Tahran tarafından “taarruzi caydırıcılık” olarak tanımlanmıştır. Yoğun Amerikan-İsrail bombardımanına karşılık rejim, çatışmanın coğrafi alanını genişletmiş; Körfez ülkelerini hedef almış ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmıştır. İran, daha önce İslam Cumhuriyeti üzerinde sınırlayıcı etkiye sahip olduğu düşünülen büyük güç müttefiki Çin’in enerji çıkarlarına zarar verme konusunda dahi kayda değer bir çekince göstermemiştir.

Bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi

Şimdiden İran’a yönelik çeşitli tavizler gündeme gelmektedir. Nükleer müzakereler henüz başlamamış olmasına rağmen Washington, İran petrol satışlarına yönelik kısıtlamaları altmış gün süreyle askıya almıştır. Bu nakit odaklı yaklaşımın bölgesel bir boyutu da bulunmaktadır. Mutabakat zaptında şu ifadeler yer almaktadır:

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

“İran İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki yönetimi ve denizcilik hizmetlerinin belirlenmesi amacıyla Umman Sultanlığı ile, ayrıca uluslararası hukuk ve kıyı devletlerinin egemenlik hakları çerçevesinde diğer Basra Körfezi kıyıdaş devletleriyle diyalog yürütecektir.”

Batı’ya güvenlik açısından bağımlı olan Sünni Körfez monarşileri, bu çerçevede İran ile uzlaşmaya yönlendirilmektedir.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na yakınlığıyla bilinen Javan gazetesi, yeni bölgesel düzenin parametrelerini açık biçimde ortaya koymuştur. Gazete, 15 Haziran tarihli değerlendirmesinde “Bölgesel düzlemde komşu ülkelerin İran ile olumlu ve yapıcı ilişkiler geliştirmekten başka seçeneklerinin olmadığı anlaşılmıştır.

Bundan böyle Basra Körfezi, İran merkezli siyasi ve güvenlik düzenlemelerinin etkisi altında olacaktır” ifadelerine yer vermiştir. Bu yaklaşım, Körfez ülkelerinin hem güvenlik için bedel ödemek hem de dış politikalarını Tahran’ın tercihleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağı anlamına gelmektedir.

Hizbullah ve Amerikan yaklaşımı

İran rejimi süreç boyunca müttefiki Hizbullah’a bağlılığını korumuş ve Lübnan meselesini Washington ile yaptığı anlaşmanın bir parçası haline getirmiştir. Eğer Hizbullah’a yeniden hareket alanı tanınırsa, örgütün silah stoklarını yenilemesi ve unsurlarını Lübnan’ın güneyine yeniden konuşlandırması muhtemeldir.

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Kendi varlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir terör örgütüne karşı harekete geçen sadık bir müttefikin, Amerikan başkan yardımcısı tarafından tehdit edilmesi mevcut dönemin dikkat çekici göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Mutabakatın en dikkat çekici hükümlerinden biri şu ifadeyi içermektedir:

“İran İslam Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi ve birbirlerinin iç işlerine müdahale etmemeyi taahhüt eder.”

Tüm otoriter rejimler, Batılı demokrasiler tarafından bu tür bir meşruiyet tanınmasını arzulamaktadır.

Trump’ın beş ay önce rejim değişikliğini açık biçimde savunmuş olmasının ardından bugün İran yönetimini fiilen tanıması, Tahran açısından özellikle tatmin edici bir gelişme olarak görülmektedir.

Amerikan caydırıcılığının aşınması

Belki de daha önemlisi, Trump sahip olduğu en önemli baskı aracını, yani öngörülemezlik unsurunu kaybetmiştir. Önceki Amerikan başkanlarının aşmaya cesaret edemediği sınırları aşmış, ancak sonunda onların ulaştığı noktaya geri dönmüştür.

The Wall Street Journal: “Amerikan caydırıcılığının” sonu mu geldi?

Bugün Trump da, mali teşvikler sunarak İran rejimini pragmatizme yönlendirmeye çalışan bir Amerikan siyasetçisi görünümündedir. Yönetimi, rejim içerisindeki sözde ılımlılar ve sertlik yanlıları arasında ayrım yaparak bu çatlaklardan yararlanabileceğini varsaymaktadır. Oysa bu yaklaşım, Jimmy Carter döneminden bu yana Amerikan dış politikasının peşinden koştuğu yanıltıcı bir beklenti olmuştur.

Sonuç

İran, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin yalnızca hayalini kurabildiği bir hedefe ulaşmış görünüyor ve bu da şüphesiz; Körfez üzerinde fiili kontrol tesis etmek. Şah, Batı nezdinde güvenilirliğini kanıtlamak amacıyla bu su yolunun güvenliğini sağlamayı hedefliyordu.

Gelinen noktada İran, Batı’nın nihayet kırıldığı ve bölgesel düzenin artık Tahran merkezli şekillendiği bir dönemin başladığını göstermek istiyor.