İsveç merkezli InDepthNews’de, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesinin ardından şekillenen yeni mutabakat süreci ve bunun Orta Doğu’daki jeopolitik dengelere olası etkilerini ele alan bir analiz yayımlandı.
Analizde, 28 Şubat’taki saldırı sonrası sürecin Tahran açısından giderek daha “yapısal ve stratejik” bir mücadeleye dönüştüğü vurgulanırken, İran’ın ağır askeri kayıplarına rağmen müzakere sürecine güçlü bir pozisyonda girdiği ve sahadaki gelişmelerin Washington ve Tel Aviv’in başlangıçtaki hedeflerinden belirgin biçimde uzaklaştığı ifade edildi.
Analizde ayrıca, İran’ın bölgesel etki alanının savaş sonrası dönemde daha görünür hale geldiği, Körfez güvenlik mimarisinin yeniden tartışmaya açıldığı ve ABD’nin bölgedeki güvenlik garantörlüğüne yönelik algının zayıfladığı yönünde tespitlere yer verildi.
İşte InDepthNews’de yayınlanan analiz:
Nihai hali açıklanan Mutabakat Muhtırası, 28 Şubat’ta ABD ile İsrail tarafından İran’a yönelik ortak saldırının ne kadar yanlış hesaplandığını bir kez daha ortaya koymuştur.

Her değerlendirme ve dikkatli analiz, İran kayıplar vermiş olsa da stratejik düzlemde üstün çıkan tarafın İran olduğunu göstermektedir.
Eğer ABD ve İran, Mutabakat Muhtırası hükümleri üzerinde iyi niyetli bir müzakere yürütürse, İran savaş öncesine kıyasla müzakere masasından çok daha fazla kazanım elde edecektir.
Savaşın hedefleri ve yapısal yanlış hesaplama
Savaştan önce ABD ve İsrail’in açıkladığı hedefler; rejim değişikliği, İran nükleer programının ortadan kaldırılması, balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması ve bölgesel vekil ağlarının zayıflatılmasıydı.

Ancak bu hedefler yalnızca iddialı değil, aynı zamanda İran’ın devlet yapısı, toplumsal dokusu ve stratejik karakteriyle uyumsuzdu. Bu nedenle başarısızlık sürpriz değil, öngörülebilir bir sonuçtu.
Herhangi bir askeri çatışma veya ciddi müzakere öncesinde bir devletin; siyasi yapısını, ideolojik tutumunu, tarihsel deneyimini, kültürel kimliğini, jeostratejik konumunu ve ulusal hedeflerini doğru analiz etmesi gerekir. ABD ve İsrail, İran’ı bu boyutlarda yanlış değerlendirmiştir.
Iran’ın ulusal psikolojisi, güçlü bir medeniyet sürekliliği bilinci ve tarihsel mağduriyet algısına dayanır. Pers kimliği ile dış müdahale ve ihanet hafızasının birleşimi, güçlü bir kuşatma psikolojisi üretmiştir. Bu yapı, dış tehditlere karşı “kendine yeterlilik”, “stratejik sabır” ve “asimetrik güç” anlayışını zorunlu kılar.
Siyasi yapı ve rejim dayanıklılığı
İran, hızlı iç çöküşe açık kırılgan bir devlet değildir. Katmanlı ve karmaşık siyasi sistemi yüksek dayanıklılık göstermektedir. Güvenlik aygıtı dahil olmak üzere rejim içi bütünlük, hem iç protestolar hem de dış yaptırımlar karşısında defalarca ayakta kalmıştır.

İran’da din ve devlet yapısı iç içedir. Yönetici ideoloji yalnızca stratejik değil, aynı zamanda teolojik bir çerçeveye sahiptir. ABD ve İsrail’e karşı direnç, sadece politik değil dini bir zorunluluk olarak da görülmektedir.
Bu durum, dış baskının rejimi zayıflatmak yerine iç bütünlüğü güçlendirmesine neden olur.
İran’ın 2.500 yılı aşan tarihsel birikimi, güçlü bir medeniyet hafızası üretmiştir. Bu hafıza, dış tehditleri absorbe edebilme ve uzun vadede hayatta kalabilme kapasitesini artırmaktadır. Bu tarihsel bilinç askeri yöntemlerle ortadan kaldırılamaz.
İran, entelektüel ve kültürel açıdan güçlü bir toplumsal yapıya sahiptir. Ulusal gurur ve kültürel derinlik, dış dayatmalara karşı yüksek direnç üretir. İran toplumunun önemli bir bölümü rejime eleştirel yaklaşsa dahi, ulusal onuru zedeleyen dış müdahaleyi kabul etmez.
İran, küresel enerji akışının kritik noktalarından biri olan Strait of Hormuz üzerinde belirleyici bir konuma sahiptir. Dünya petrol ve gaz arzının yaklaşık beşte biri bu bölgeden geçmektedir. Bu durum İran’a ciddi bir stratejik kaldıraç sağlamaktadır.
Askeri kapasite ve asimetrik güç
ABD ve İsrail, İran’ın füze ve insansız hava aracı kapasitesini ve vekil güçler aracılığıyla yürüttüğü asimetrik savaş yeteneğini yanlış değerlendirmiştir. Devrim Muhafızları dahil olmak üzere İran silahlı kuvvetleri uzun süredir yüksek hazırlık seviyesindedir ve rejim koruma motivasyonu ile hareket etmektedir.

Mutabakat muhtırası, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini garanti altına almakta ve İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini teyit etmektedir. Ancak bu hükümler zaten savaş öncesi mevcut olan statükonun yeniden teyididir; stratejik bir kırılma değildir.
İran’ın elde ettiği kazanımlar
Buna karşılık İran;
- Hürmüz üzerinde fiili kontrol kapasitesini artırmış,
- Körfez’de daha güçlü bir konuma ulaşmış,
- Lübnan’ı bölgesel denklem içine dahil etmiş,
- Bölgesel hegemonya hedefinde ilerleme kaydetmiştir.
Ayrıca ekonomik yaptırımların gevşetilmesi, petrol ihracatının serbestleşmesi, dondurulmuş yaklaşık 100 milyar dolarlık varlığa erişim ve 300 milyar dolara ulaşabilecek uluslararası yatırım potansiyeli elde edilmiştir.
Çözülmemiş kritik başlıklar
Nükleer program, balistik füze kapasitesi ve bölgesel vekil ağları gibi temel başlıklar ileri müzakerelere ertelenmiştir. Bu durum özellikle Israel’in güvenlik endişelerini askıya almıştır.

ABD iç siyasi baskılar ve seçim süreçleri nedeniyle Trump diplomatik bir başarı ilan etme ihtiyacı duymuştur. Netanyahu ise askeri operasyonlarla rejim değişikliği ve İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen yok edilmesi hedefinin gerçekçi olmadığını görmüştür. Her iki lider de İran’ı yanlış okumanın sonuçlarıyla karşı karşıyadır.
Küresel etkiler
Çatışma;
- ABD’nin Avrupa müttefikleriyle ilişkilerini zayıflatmış,
- Küresel enerji fiyatlarını artırmış,
- Enflasyonist baskıları güçlendirmiştir.
Ayrıca Körfez ülkeleri ABD güvenlik şemsiyesini yeniden değerlendirmeye başlamıştır.
Sonuç
Askeri açıdan ciddi kayıplar vermesine rağmen Iran stratejik olarak güçlenmiştir. ABD ve İsrail’in en kritik hatası, İran’ın ulusal karakterini ve direnç kapasitesini yanlış değerlendirmeleridir.

Sonuç nettir: tarihsel kimliği göz ardı edilerek kurgulanan savaşlar, devletleri değiştirmez; tam tersine onları daha da pekiştirir. İran örneğinde olduğu gibi askeri güç, rejimi zayıflatmak yerine onun konumunu ve müzakere gücünü artırmıştır.
