ABD merkezli düşünce kuruluşlarından The Jamestown Foundation’da, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaş stratejisinin sahadaki etkileri, iç kamuoyu üzerindeki yansımaları ve Batı ile yürütülen jeopolitik rekabetin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Analizde, Rusya’nın güç üzerinden pozisyon inşa etme ve bu pozisyonu askerî araçlarla sürdürme stratejisinin, Ukrayna cephesinde giderek daha fazla maliyet üretmesine rağmen sürdürüldüğü tespitine yer verilirken, Ukrayna’nın ise özellikle Rusya’nın kritik altyapı ve sembolik hedeflerine yönelik uzun menzilli saldırılarının son dönemde dengeleri değiştirdiğine dikkat çekildi.
Analizde ayrıca; hem Ukrayna hem de Rusya’nın savaşın geleceğine dair giderek daha sınırlı manevra alanlarına sahip olduğu ve bu durumun, özellikle tam galibiyet hedefinde olan Rusya’nın uzun vadede, mevcut stratejisini sürdürmesini giderek daha maliyetli ve sürdürülemez bir hale getirebileceği tespiti yapıldı.
İşte The Jamestown Foundation’da yayınlanan analiz:
Rusya’nın dış ve güvenlik politikalarının temelinde, güç pozisyonu inşa etmek ve bu pozisyonu sınırsız biçimde kullanmak yer alıyor.

Bu strateji, Ukrayna’ya karşı yürütülen ve devasa kayıplara rağmen aralıksız süren saldırıların da ana motivasyonunu oluşturuyor. Ancak Rusya’nın taarruz operasyonları giderek kendi kendini tüketen bir yapıya dönüşmüş durumda; ciddi bir toprak kazanımı sağlanamazken, personel kayıpları ticari askerî seferberlik kapasitesini dahi aşmaya başladı.
Buna rağmen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu stratejinin sonuçsuzluğunu kabul etmiyor; çünkü mevcut zayıflığın siyasi sorumluluğu doğrudan kendisine ait.
Moskova üzerindeki baskının artışı ve iç kamuoyu etkisi
17–18 Haziran tarihlerinde Ukrayna’nın Moskova’daki Kapotnya rafinerisine yönelik saldırıları, Kremlin’in “zafere doğru istikrarlı ilerleyiş” anlatısını ciddi biçimde sarstı.

Daha önceki insansız hava aracı ve füze saldırıları büyük ölçüde resmi söylemde görmezden gelinirken, Moskova’nın hava savunma sistemlerinin yetersizliği bu kez hem aşırı milliyetçi yorumcuları hem de ana akım medyayı açıklama talep etmeye itti.
Kremlin’in anti-drone kapasitesinin artırıldığına dair açıklamalar ve Ukrayna’nın durumunun “tamamen felaket” olacağı yönündeki öngörüler bile bu şokun etkisini azaltamadı. Yıl başında Rus askerî uzmanları savaşın yaz aylarında belirleyici bir kırılmaya ulaşacağını iddia ediyordu; ancak bu kırılma gerçekleşse bile Rusya aleyhine sonuçlar doğurma ihtimali artmış durumda.
Ukrayna’nın zamanlama stratejisi
Ukrayna, saldırılarını Rus kamuoyunda şok etkisi yaratacak ve Kremlin’in diplomatik manevra alanını daraltacak şekilde zamanlıyor. Kronstadt deniz üssü ve St. Petersburg çevresindeki rafinerilere yönelik saldırılar, St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’nun başlangıç ve bitiş günlerine denk getirilerek ekonomik anlatıyı da hedef aldı.

Benzer şekilde Moskova’ya yönelik saldırılar, Kazan’da düzenlenen Rusya–ASEAN zirvesinin de gölgesinde kaldı. Zirve her ne kadar protokol düzeyinde yoğun olsa da stratejik içerikten yoksun kaldı.
Diplomatik izolasyon ve küresel güney anlatısı
Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, ASEAN ülkelerinden gelen liderlere Putin’in savaşın gidişatına ilişkin bilgi verdiğini açıkladı.

Ancak aktarılan anlatıların sahadaki gerçeklikle ciddi biçimde uyuşmaması, konuk liderlerin Ukrayna’nın Tataristan’a yönelik saldırıları hakkında neden sessizlik olduğunu sorgulamasına yol açtı.
Putin, Kazan zirvesini G7 zirvesiyle eş zamanlı planlayarak Rusya’nın “Küresel Güney” ile ilişkilerini vurgulamayı hedefledi.
Ancak sonuç, güç gösterisinden ziyade aşırı iddia ve zayıflayan enerji kapasitesinin görünür hale gelmesi oldu. G7 ve ASEAN çerçevesindeki diplomatik ayrışma da bu tabloyu pekiştirdi.
Batı bloğu ve müzakere dengeleri
Moskova, ABD–İran yakınlaşmasının Batı içi gerilim yaratmasını ve G7’de birliği zayıflatmasını bekliyordu. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi; Batı’nın Ukrayna’ya desteği genel olarak istikrarlı kalmaya devam ediyor. NATO yapılarında bazı değişiklikler olsa da bu durum desteğin çekildiği anlamına gelmiyor.

Rusya’nın asıl kaygısı, ABD’nin Avrupa’nın barış görüşmelerine katılımını kabul etme ihtimali. Avrupa’nın temsil yapısı netleşmemiş olsa da, AB’nin sürece dahil olması artık kaçınılmaz bir gerçek olarak görülüyor. Kaja Kallas gibi isimlerin rolü Moskova tarafından itirazla karşılanıyor.
Müzakere umudu ve stratejik belirsizlik
Kremlin, ABD’li müzakereciler Steve Witkoff ve Jared Kushner üzerinden yeniden bir diplomatik kanal açılmasını umut ediyor. Bu kanalın, Anchorage zirvesinde iddia edilen “anlaşmaların” yeniden canlandırılmasına hizmet edebileceği düşünülüyor.

Ancak Rus analistlerin önemli bir kısmı, Ukrayna’nın uzun menzilli saldırılarla (Sibirya içlerine kadar ulaşabilen operasyonlar dahil) ve Kırım’daki lojistik hatları felç eden orta menzilli saldırılarla stratejik avantaj elde ettiğini kabul etmekte zorlanıyor.
Rusya, rakipleri arasındaki görüş ayrılıklarını kullanma konusunda tarihsel olarak başarılıydı. Ancak bu strateji artık zayıf pozisyondan yürütüldüğünde etkisini kaybediyor.
Buna karşılık Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelenskiy Avrupa başkentlerini dolaşarak farklı siyasi aktörlerle temas kurabiliyor ve müzakereye açık bir pozisyon sergiliyor.
Zelenskiy, Putin’in aşırı taviz taleplerini görünür kılmakta daha avantajlı bir konuma gelirken, kendi esneklik sınırlarını daha net çizebiliyor.
Sonuç
Putin’in son haftalarda St. Petersburg, Moskova ve Kırım gibi en hassas bölgelerde Ukrayna saldırılarına yanıt verememesi, Kremlin’in stratejik anlatısındaki “dokunulmazlık” algısını zayıflatıyor.

Bu durum, Putin’in karar alma kapasitesini sınırlarken aynı zamanda müzakere masasında daha az elverişli bir aktör haline gelmesine yol açıyor.
Her ne kadar Kremlin hala tavizsiz bir çizgide görünse de, giderek daha maliyetli hale gelen ve kazanılamayan bir savaşın sürdürülebilirliği ciddi biçimde sorgulanır hale geliyor.
