Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Sosyal Medya
Doç. Dr. Anıl Çağlar Erkan

Hürmüz’ün “Koruyucu Meleği”: Tek Taraflı Vesayet Söylemi ve Uluslararası Sistemin Aşındırılması

Doç. Dr. Anıl Çağlar ERKAN – 17 Temmuz 2026

 

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın 13 Temmuz 2026 tarihinde Fox News’e yaptığı açıklamada Hürmüz Boğazı için kullandığı “koruyucu melek” (guardian angel) ifadesi ile Washington’u boğazın resmî “koruyucusu” ilan etmesi, ilk bakışta bir güvenlik politikası beyanı gibi görünse de, aslında uluslararası sistemin temel işleyiş mantığına yönelik çok daha derin bir meydan okumayı içermektedir. Trump’ın kullandığı dil, yalnızca askerî bir varlık iddiası değil, aynı zamanda bölge devletlerinin egemenlik kapasitesini ve uluslararası hukuk düzenini örtük biçimde küçümseyen bir söylem inşasıdır.

TEK TARAFLI GARANTÖRLÜK VE EGEMENLİK VESAYETİ

Uluslararası deniz hukukunda, uluslararası seyrüsefere açık boğazlardan geçiş rejimi, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 34-44. maddelerinde düzenlenmiş çok taraflı bir mutabakat zeminine dayanır. Bu rejim, kıyıdaş devletlerin egemenlik haklarını, uluslararası toplumun serbest geçiş menfaatiyle dengeleyen hukuki bir mimaridir. Trump’ın “boğazı ele geçiriyoruz” ve “muhtemelen biz yöneteceğiz” ifadeleri, bu çok taraflı hukuki mimariyi bir kenara bırakarak, boğazın yönetimini tek bir devletin inisiyatifine ve ticari çıkarına indirgemektedir.

Burada analitik olarak ayırt edilmesi gereken kritik nokta şudur: bir devletin bölgesel güvenliğe askerî katkı sunması ile kendisini bir su yolunun “koruyucusu” ilan ederek geçiş ücreti talep etmesi arasında niteliksel bir fark vardır. İlki, kolektif güvenlik mimarisine bir katkı olarak okunabilirken; ikincisi, klasik uluslararası ilişkiler literatüründe “vesayet” (trusteeship/protectorate) kavramıyla anılan, 19. ve 20. yüzyıl sömürgecilik pratiklerine has bir yönetim biçimini çağrıştırmaktadır. Bu bağlamda önerdiğim “garantörlük vesayeti” (guarantorship tutelage) kavramı, bir büyük gücün, bölgesel aktörlerin rızası ve katılımı olmaksızın kendisini stratejik bir geçiş noktasının tekelci koruyucusu ilan ederek, o bölgedeki devletleri fiilen vesayet altına alan tek taraflı söylem ve pratikleri tanımlamak için kullanılabilir. Trump’ın “50 yıldır boşuna koruduk, artık para kazanacağız” söylemi, bu vesayetin ticarileştirilmiş versiyonunu ortaya koymaktadır; güvenlik, bir kamu malı olmaktan çıkarılıp doğrudan bir rant kaynağına dönüştürülmektedir.

KÖRFEZ ÜLKELERİNİN DIŞLANMASI SORUNU

Trump’ın açıklamalarının en dikkat çekici yönlerinden biri, Hürmüz Boğazı’nın geleceğine dair kararların, boğazın doğrudan kıyıdaşı olan İran ile birlikte, bu su yolundan ekonomik ve stratejik olarak en çok etkilenen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkelerinin herhangi bir istişare mekanizmasına dahil edilmeden şekillendirilmesidir. Trump’ın “diğer ülkeler çok zengin ve bizim yanımızdalar” şeklindeki ifadesi, Körfez ülkelerini kendi bölgesel güvenlik mimarilerinin özneleri olarak değil, mali kaynak sağlayan pasif aktörler olarak konumlandırmaktadır. Bu söylem, bölge devletlerinin kendi coğrafyalarındaki güvenlik düzenlemelerine dair söz sahibi olma kapasitesini örtük biçimde reddeden bir çerçeve sunmaktadır.

Nitekim İran tarafının bu yaklaşıma verdiği tepki de meselenin yalnızca ABD-İran ekseninde değil, bölgesel egemenlik algısı ekseninde okunması gerektiğini göstermektedir. İran Silahlı Kuvvetleri’nin ortak harekâtlarını yöneten Hatemü’l Enbiya Merkez Karargâhı Sözcüsü Ebrahim Zolfaghari, ABD’nin boğazın yönetimine müdahalesini kabul etmeyeceklerini belirterek, ABD’ye askeri veya lojistik destek sağlayacak ülkelerin de İran’ın ulusal güvenliğine karşı hareket etmiş sayılacağını ifade etmiştir. Bu açıklama, tek taraflı garantörlük ilanının bölgesel gerilimi azaltmak yerine, üçüncü ülkeleri de bir tarafgirlik ikilemine sürükleyerek tırmandırma potansiyeli taşıdığını göstermektedir.

ULUSLARARASI SİSTEM AÇISINDAN ANLAMI

Uluslararası ilişkiler disiplini açısından bakıldığında, Trump’ın söylemi, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan çok taraflı düzenin temel varsayımlarından biri olan “egemen eşitlik” ilkesine (BM Şartı md. 2/1) doğrudan gölge düşürmektedir. Bir büyük gücün, uluslararası deniz hukukunun ortak mirası saydığı bir geçiş rejimini, kendi tekelci “koruyuculuğu” altına alarak ticarileştirmesi; hem küçük ve orta ölçekli devletlerin egemenlik algısını zedelemekte hem de uluslararası kurumsal düzenin (IMO, UNCLOS mekanizmaları) işlevini fiilen by-pass eden bir emsal oluşturmaktadır. Bu emsalin, yalnızca Hürmüz’e özgü kalmayıp, Malakka, Bab-ül Mendeb veya Çanakkale-İstanbul Boğazları gibi diğer stratejik su yolları için de bir referans noktasına dönüşme riski, konunun Türkiye açısından da yakından izlenmesi gereken bir husus olduğunu ortaya koymaktadır.

SONUÇ

Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı “koruyucu melek” söylemiyle tekelleştirme girişimi, güvenlik sağlama iddiasının ötesinde, uluslararası sistemin çok taraflı ve müzakereci karakterine aykırı bir vesayet pratiğini temsil etmektedir. Bölge devletlerinin ve Körfez ülkelerinin bu sürece dahil edilmeden alınan kararlar, kısa vadede güvenlik sağlamaktan çok, uzun vadede bölgesel güven bunalımını derinleştirme potansiyeli taşımaktadır. Uluslararası toplumun, stratejik su yollarının yönetiminde çok taraflı ve kapsayıcı mekanizmaları yeniden tesis etmesi, hem uluslararası hukukun işlerliği hem de bölgesel istikrarın sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER