ABD merkezli araştırma ve düşünce kuruluşlarından Gulfstate Analytics’de, ABD’nin İran’da savaşın uzaması halinde, karşılaşacağı olası maliyetlere dair değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayınlandı.
ABD’nin tarihindeki İran benzeri büyük savaşların, genellikle “koşulsuz teslimiyet” hedefiyle kurgulandığı tespiti yapılan analizde, özellikle Trump’ın 5 bin deniz piyadesinden oluşan bir görev gücünü bölgeye gönderme kararının, sürecin geleceğine dair büyük ipuçları verdiği tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca olası bir kara haraketının ve savaşın uzaması ile oluşacak maliyetlerin hem ABD’ye hem de küresel arenaya olası etkilerine dair öngörülere yer verildi.
İşte Gulfstate Analytics’de yayınlanan analiz:
Wall Street Journal’ın geçtiğimiz günlerde verdiği bilgilere göre, ABD Başkanı Donald Trump, 5 bin deniz piyadesi ve denizciden oluşan bir amfibi görev grubunu ve çok sayıda savaş gemisini Orta Doğu’ya sevk etti.

Bu adım, İran savaşına dair ilan edilen nihai hedef konusunda ABD’nin kararlı olduğunu gösteriyor ve ABD tarihine bakıldığında, büyük saldırılar sonrası mutlak olarak “koşulsuz teslimiyet” beklendiği görülüyor.
Ancak bu örneklerin ortak noktası, askeri zaferin ardından gelen uzun ve maliyetli işgal, yönetim ve yeniden inşa süreçleri ve bugünkü İran tartışmalarında ise bu maliyet boyutu büyük ölçüde göz ardı ediliyor.
Uzun savaş büyük bedel
Bu gerçekliğin hesaba katılmaması, Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Versay Antlaşması sonrasında yapılan hataların tekrarlanması riskini doğuruyor.

Zira yüzeysel ve sınırlı bir düzenleme, Almanya’da Hitler’in yükselişine giden yolu açan temel faktörlerden biri olarak görülür.
ABD’nin geçmiş savaşlarında işgal süreçleri uzun ve kapsamlıydı. İç Savaş sonrası Güney eyaletlerinde askeri yönetim 10 yıl sürdü. II. Dünya Savaşı sonrasında Japonya 7 yıl, Almanya ise yaklaşık 10 yıl boyunca işgal altında kaldı.
Buna karşılık I. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da işgal yalnızca Rheinland bölgesiyle sınırlı tutulmuş, ülkenin geri kalanında Weimar Cumhuriyeti’ne müdahale edilmemişti. Düşük maliyetli bu yaklaşımın bedeli ise ağır oldu.
ABD örneklerinde ise mağlup ülkelerin siyasi yapıları köklü biçimde dönüştürüldü. Konfederasyon eyaletleri federal otoriteyi kabul etmek, köleliği kaldırmak ve siyahların oy hakkını tanımak zorunda kaldı. Japonya’da militarist imparatorluk sistemi tasfiye edilerek anayasal, parlamenter ve pasifist bir düzen kuruldu.
Almanya’da ise totaliter Nazi rejimi yerine federal, çok partili ve bağımsız yargıya dayalı bir sistem inşa edildi. Buna karşılık Weimar Almanyası zayıf bir yapı olarak kaldı ve sadece 14 yıl içinde Hitler’in iktidarına zemin hazırladı.
Stratejik açmaz ve maliyet hesabı
Bu çerçevede Washington yönetimi iki zorlu seçenekle karşı karşıya.

Ya İran’ın mevcut yapısıyla bir uzlaşıya varılacak ya da 1979 öncesi monarşiye benzer seküler bir düzenin inşası hedeflenecek ve bu ilk seçenek, devrim ideolojisini küresel ölçekte yaymayı hedefleyen mevcut yapının devamı anlamına geliyor.
Ya da ikinci seçenek olarak, Irak ve Afganistan’dan çok daha büyük bir isyan ve istikrarsızlık riskini beraberinde getirebilecek olan saldırı sürecini başlatacak.
Zira; “koşulsuz teslimiyet” hedefinin maliyetleri son derece yüksek.
Savaşın doğrudan maliyetlerine ek olarak işgal ve yeniden inşa için yüz milyarlarca dolarlık kaynak gerekecek ve bu, ya ABD’nin zaten yüksek olan kamu borcunu daha da artıracak ya da diğer küresel tehditlere ayrılan savunma bütçesinin ciddi biçimde daraltılması anlamına gelecek.

En kritik unsur ise asker ihtiyaçlar olacak.
Japonya’nın işgali için 400 binden fazla, Almanya için ise 250 bin asker gerekmişti.
Yakı tarihte ise; örnek olarak 2003 Irak işgali öncesinde ABD’li General Eric Shinseki, birkaç yüz bin askerin gerekli olacağını ifade etmişti. Buna rağmen ABD Irak’ta 120 bin askerle “düşük maliyetli” bir model denedi ve sonuçları ortada.
İran örneğinde tablo çok daha ağır
Irak’tan dört kat büyük bir coğrafya, iki katı aşan nüfus ve 1,5 milyonu aşkın güvenlik gücü düşünüldüğünde, böyle bir işgal için mevcut ABD Kara Kuvvetleri’nin yaklaşık 450 bin kişilik mevcudunun dahi yetersiz kalacağı açıktır.

Üstelik Trump yönetiminin hedeflediği hızlı ve koşulsuz teslimiyet; İran’ın nükleer programından, balistik füze kapasitesinden ve vekil güçlerinden tamamen vazgeçmesini ve yeni bir siyasi düzene geçmesini öngörüyor.
ABD, bu hedef daraltılmadığı takdirde, uzun süreli bir savaş, artan borç yükü ve kaçınılmaz bir kaos içerecek olan kara konuşlanmasının içerisine girebilir.
Tüm bu gerçeklikler gösteriyor ki; mesele yalnızca askeri zafer değil; o zaferin sürdürülebilir olup olmadığıdır.
İran gibi derin devlet kapasitesine ve ideolojik mobilizasyon gücüne sahip bir ülkede bu adımın sonucu Washington için tarihinin en büyük felaketi olabilir.
