ABD merkezli önemli düşünce kuruluşlarından American Enterprise Institute’de, ABD’nin İran, Ukrayna, Gazze ve Venezuela başta olmak üzere farklı kriz coğrafyalarında yürüttüğü stratejik angajmanların, küresel düzen üzerindeki etkilerine ve sistemin geçirdiği dönüşüme dair değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayınlandı.
Analizde, 1945 sonrası kurulan uluslararası düzenin giderek aşındığı, buna bağlı olarak küresel normların ve kurumsal ilkelerin etkisini yitirdiği bir geçiş dönemine girildiği tespiti yapıldı ve özellikle Gazze, Ukrayna ve İran savaşının yanı sıra Venezuela hattı ve Grönland gibi jeopolitik başlıklarda yaşanan gelişmelerin, devletlerarası rekabeti yeniden sert güç politikaları eksenine taşıdığı ve mevcut uluslararası sistemin öngörülebilirliğini zayıflattığı vurgulandı.
Analizde ayrıca, ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a yönelik başlattığı savaşın ve ardından Hürmüz Boğazı merkezli gelişen kriz dinamiğinin, sadece bölgesel dengeleri değil küresel enerji güvenliği ve ittifak mimarisini de doğrudan etkilediği ifade edildi.
Diğer yandan analizde, İran’la yürütülen ve savaşın sona erdirilmesini amaçlayan son müzakere sürecinin ise mevcut uluslararası sistemin kırılganlığını daha da görünür kıldığı; kısa vadeli ateşkes ve mutabakat girişimlerinin kalıcı bir düzen üretme kapasitesinin sınırlı olduğu değerlendirmesine yer verildi.
İşte American Enterprise Insitute’de yayınlanan analiz:
Haftalar boyunca kesintili şekilde devam eden müzakerelerin ardından ABD Başkanı Donald Trump, nihayet şubat ayının sonundan bu yana bölgeyi ve küresel enerji piyasalarını sarsan savaşı sona erdirecek bir anlaşma konusunda İran yönetiminin onayını almış görünüyor.

Ancak tarafların tam olarak ne üzerinde uzlaştığı konusu, anlaşmanın cuma günü imzalanması beklenene kadar tartışmalı olmaya devam edecek.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun teşvikiyle Trump, 28 Şubat’ta İran rejimini devirmeyi ve Tahran’ı teslim olmaya zorlamayı hedefleyen bir savaş başlattı. Bu yaklaşım, daha önce Venezuela örneğinde izlediği stratejiye benziyordu.
Ancak Tahran’ın güçlü savunma kapasitesi karşısında bu hedeflere ulaşılamadı. Yoğun iç ve dış baskılar altında kalan Trump, çatışmayı mümkün olan en kısa sürede sonlandırmak amacıyla önündeki diplomatik çözümü kabul etmek zorunda kaldı.
Washington ve Tahran tarafından duyurulan “mutabakat zaptı”, esasen bu gerçeğin teyidi niteliğinde.
Mevcut tablo, İran’ı savaş öncesine kıyasla daha güçlü bir konuma taşırken, ABD’nin bölgedeki nüfuzunu azaltıyor ve İsrail’i zor bir durumda bırakıyor. Ayrıca anlaşmanın, Basra Körfezi’ndeki Arap devletlerini ABD ile olan güvenlik ilişkilerini yeniden değerlendirmeye ve İran’ı etkili bir bölgesel aktör olarak kabul etmeye yönelteceği öngörülüyor.
Tarafların uzlaştığı ve ayrıştığı noktalar
İranlı ve Amerikalı kaynaklar anlaşmanın içeriğine ilişkin farklı anlatımlar ortaya koyuyor.

Her iki tarafın da Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin yeniden başlaması ve ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kaldırılması konusunda uzlaştığı anlaşılıyor.
Ayrıca İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin önümüzdeki 60 gün boyunca sürdürülmesi planlanıyor.
Bunun dışında taraflar arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.
İran medyasına göre anlaşma; İsrail’in Lübnan’a yönelik bombardımanları da dahil olmak üzere tüm cephelerde çatışmaların durdurulmasını ve Hürmüz Boğazı’nın 30 gün içinde “İran’ın belirleyeceği düzenlemeler çerçevesinde” yeniden açılmasını öngörüyor.
Anlaşmanın ayrıca, 60 günlük müzakere süreci boyunca dondurulmuş 24 milyar dolarlık İran varlığının serbest bırakılmasını ve ABD ile müttefiklerinin İran için en az 300 milyar dolar değerinde yeniden imar planları hazırlamasını içerdiği belirtiliyor.

Buna karşılık ABD merkezli Axios’un aktardığı versiyona göre Hürmüz Boğazı herhangi bir geçiş ücreti uygulanmaksızın derhal açılacak. ABD’li bir yetkili, boğazın yeniden açılmasının ardından İran’a petrol satabilmesi için geçici yaptırım muafiyetleri tanınacağını ifade etti.
Trump da Truth Social üzerinden yaptığı açıklamada Lübnan’a ilişkin herhangi bir unsurdan bahsetmedi. Ancak Pakistanlı arabulucular, Lübnan dosyasının da anlaşmaya dahil edildiğini ileri sürdü.
İran’ın nükleer programına ilişkin en tartışmalı başlıklar ise hâlâ çözüme kavuşturulmuş değil. Yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının geleceği ve İran’ın barışçıl amaçlarla belirli bir seviyede uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği gibi kritik konular müzakerelerin merkezinde yer almaya devam ediyor.
Sonuçsuz kalan savaşın bilançosu
Trump ve Netanyahu savaşı başlatırken İran yönetimini devirmeyi, ülkenin nükleer programını ve füze kapasitesini ortadan kaldırmayı, ayrıca Tahran’ın bölgesel müttefikleriyle olan bağlarını koparmayı hedefliyordu.

Bu kapsamda Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler, Irak’taki Şii milisler ile Hamas ve İslami Cihad gibi Filistinli örgütlerin İran’la olan ilişkilerinin sona erdirilmesi amaçlanıyordu.
Nihai hedef ise bölgesel düzeni ABD ve İsrail lehine yeniden şekillendirmekti.
Böylece Netanyahu’nun uzun süredir savunduğu, İran’ın etkisizleştirildiği ve İsrail’in Orta Doğu’daki stratejik üstünlüğünü pekiştirdiği bir düzenin kurulması planlanıyordu.
Ancak otoriter yapısına ve karşı karşıya olduğu çok sayıda iç ve dış politika sorununa rağmen İran İslam Cumhuriyeti sistemi, dayanıklılığını bir kez daha ortaya koydu. Lider kadrolarına yönelik saldırılar, yoğun ABD-İsrail bombardımanı ve sonrasında uygulanan abluka rejimi karşısında ayakta kalmayı başardı.

İran altyapısında, ekonomisinde ve sivil nüfusunda ciddi kayıplar yaşanmış olsa da Tahran, ABD, Körfez’deki Arap müttefikleri ve İsrail açısından oldukça maliyetli sonuçlar doğuran karşılıklar verebildi.
Özellikle savaş öncesinde sahip olmadığı ölçüde Hürmüz Boğazı üzerinde etkin kontrol sağlaması, küresel enerji ve gübre piyasalarında kriz yaratırken İran’a önemli bir stratejik kaldıraç kazandırdı.
Öte yandan Trump da savaş karşıtı iç siyasi baskının artması, hava savunma stoklarının azalması ve geleneksel müttefiklerden yeterli destek görememesi gibi sorunlarla karşı karşıyaydı. Üstelik seçim yılı koşullarında çatışmanın uzaması siyasi maliyetleri daha da artıracaktı.
Bu nedenle Trump’ın savaşı uzun süre devam ettirmemek için güçlü gerekçeleri bulunuyordu.
Netanyahu açısından stratejik hayal kırıklığı
Ortaya çıkan anlaşma, İran’ı kalıcı biçimde zayıflatmayı amaçlayan Netanyahu açısından ciddi bir hayal kırıklığı niteliği taşıyor.

Netanyahu, Lübnan’a yönelik saldırıları sürdürerek veya Gazze ile Batı Şeria’nın ilhakına yönelik adımlar atarak barış sürecini sabote etmeye çalışabilir. Ancak askeri operasyonları ve siyasi geleceği bakımından ABD’ye bağımlı olması, Trump’ın İsrail hükümeti ve kabinedeki aşırı sağcı ortaklar üzerinde önemli bir baskı gücü elde etmesini sağlıyor.
Nihai bir barış anlaşmasının imzalanması halinde ise bu süreç, daha istikrarlı ve daha barışçıl bir Orta Doğu için İran ile ABD arasında sınırlı da olsa bir yakınlaşmanın önünü açabilir.
Bununla birlikte aşırı iyimser olmak için henüz erken.

Taraflar daha önce de benzer süreçlerden geçti. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısından önce aylar boyunca İran’ın nükleer programı konusunda müzakereler yürütülüyordu. Ummanlı arabulucuların ifadelerine göre anlaşma “ulaşılabilir mesafedeyken” askeri operasyonlar başladı.
Bu durum, bugün sağlanacak herhangi bir ateşkesin son derece kırılgan olabileceğini gösteriyor.
Savaşın temel sorusu
Gelinen noktada en önemli soru şudur: Uluslararası hukuka ve ABD Kongresi’nin onayına yönelik kaygılar gözetilmeksizin yürütülen bu savaşın asıl amacı neydi?

Eğer savaşın ilan edilen hedefleri olan rejim değişikliği, İran’ın stratejik kapasitesinin tasfiyesi ve bölgesel nüfuzunun kırılması gerçekleştirilemediyse, ortaya çıkan anlaşma tarafların başlangıçtaki pozisyonlarıyla kıyaslandığında oldukça farklı bir tabloyu işaret ediyor.
Bu nedenle çatışmanın siyasi ve stratejik gerekçeleri, savaş sonrasında da uzun süre tartışılmaya devam edecek.
