İngiltere merkezli önemli yayın organlarından The Telegraph’da yayımlanan bir analizde, İran ile ABD-İsrail ekseni arasında yaşanan savaşın ardından varılan anlaşmanın bölgesel ve küresel etkileri kapsamlı şekilde değerlendirildi.
Analizde, savaşın İran’ın askeri ve ekonomik kapasitesine ağır zararlar vermesine rağmen rejimi devirmeyi başaramadığına, buna karşılık Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik etkisini koruyarak önemli bir siyasi kazanım elde ettiğine dikkat çekildi.
Analizde ayrıca; savaşın ABD’nin askeri gücünün sınırlarını ortaya çıkardığı, İsrail’in temel güvenlik hedeflerine ulaşamadığı, Körfez ülkelerinin yeni güvenlik ve enerji stratejileri geliştirmeye yöneldiği, Çin ve Ukrayna gibi aktörlerin ise süreçten jeopolitik avantajlar elde ettiği değerlendirmelerine yer verildi.
İşte The Telegraph’da yayınlanan analiz:
Nihayeti tahmin edilemese de, bteşkes anlaşmasının nihayet sağlandığı İran savaşı, ABD ve İsrail’in Tahran’a yönelik saldırılarından yaklaşık dört ay sonra sona erme aşamasına geldi.

ABD Başkanı Donald Trump ve İranlı yetkililer savaşın bitirilmesine yönelik bir mutabakata varıldığını açıkladı.
Çatışma, Orta Doğu’daki güç dengelerini derinden sarsarken küresel ekonomiyi baskı altına aldı ve dünyanın önde gelen aktörlerinin stratejik kapasitelerini ciddi şekilde test etti.
İran’ın bilançosu
İran, savaş boyunca ABD ve İsrail’in yoğun hava saldırılarına maruz kaldı. Operasyon süresince neredeyse tam hava üstünlüğü sağlayan iki ülke, İran’ın askeri altyapısına ağır zarar verdi.

İran’ın konvansiyonel donanması büyük zarar görürken, Ayetullah Ali Hamaney dahil çok sayıda üst düzey yönetici ve komutan hayatını kaybetti.
Diğer yandan ise zaten kırılgan durumda bulunan İran ekonomisi ise savaşın ardından daha da ağır bir tabloyla karşı karşıya kaldı.
Bununla birlikte rejim iktidarını korumayı başardı. Analistlere göre Tahran yönetimi zayıflamak yerine daha sert ve ideolojik bir çizgiye yönelmiş durumda.
Haziran 2025’te ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen bombardımanlarda uranyum zenginleştirme altyapısının büyük bölümü imha edilmiş veya ağır hasar almış olsa da, İran’ın daha önce biriktirdiği yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun önemli kısmını muhafaza ettiği değerlendiriliyor.

Belki de en kritik gelişme ise İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini ortaya koyması oldu.
Boğaz, ABD’nin askeri gücü sayesinde değil, İran’ın onayıyla yürütülen müzakereler sonucunda yeniden deniz trafiğine açıldı.
Öte yandan Ocak ayında binlerce vatandaşını öldüren mevcut rejime karşı güvenilir ve örgütlü bir alternatifin bulunmadığı görülüyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sınavı
ABD ekonomisi savaştan bazı ülkelere kıyasla daha sınırlı ölçüde etkilenmiş olsa da önemli maliyetlerle karşı karşıya kaldı. Akaryakıt fiyatları yaklaşık yüzde 50 yükselirken, hane başına enerji maliyetlerindeki artış yaklaşık 450 dolar ek yük oluşturdu.

Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların hayat pahalılığındaki yükselişten savaşı sorumlu tuttuğunu ve Washington yönetiminin kriz yönetiminden memnun olmadığını gösteriyor.
ABD ordusu bölge genelinde istediği hedefleri vurabilecek kapasitesini ortaya koysa da savaş, Amerikan askeri gücünün sınırlarını da gözler önüne serdi.
Hava saldırıları rejimi devirmeyi veya Tahran’ın ülke üzerindeki kontrolünü kırmayı başaramadı. İran, onlarca yıldır böyle bir senaryoya hazırlanarak füze ve nükleer materyallerini gizli alanlarda muhafaza etmiş, düşük maliyetli insansız sistemler geliştirerek karşılık verme kapasitesi oluşturmuştu.
Savaş süresince İran, bölgedeki 20 ABD askeri tesisine zarar verdi.

Diplomatik açıdan ise müttefikler arasında ABD’ye yönelik güven kaybının daha da derinleştiği değerlendiriliyor. Donald Trump yönetiminin yeterli istişare yürütmeden Orta Doğu’yu yeni bir krizin içine sürüklediği ve sonrasında müttefiklerini sonuçlarla baş başa bıraktığı yönünde eleştiriler bulunuyor.
Donald Trump’ın siyasi kazanç ve kayıpları
Trump, kendi MAGA tabanı içerisinde dahi giderek daha fazla eleştirilen bir savaşı yürüttü.

Amerikalı seçmenlerin önemli bölümü de çatışmaya başlangıçtan itibaren şüpheyle yaklaştı.
Mayıs ayı sonunda yayımlanan bir kamuoyu araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 60’ı savaşa karşı çıkıyordu. Bu tablo Trump’ın onay oranlarında da düşüşe yol açtı.
Savaşın sona erdirilmesine yönelik anlaşma ise Beyaz Saray’ın başlangıçta ilan ettiği hedeflerin tamamını gerçekleştirmiş görünmüyor.
Nisan ayında açıklanan hedefler; İran’ın füze stoklarının ve üretim kapasitesinin ortadan kaldırılması, donanmasının yok edilmesi, vekil örgütlere verdiği desteğin kesilmesi ve nükleer silah elde etmesinin engellenmesiydi.
Bu hedefler arasında en fazla ilerleme İran donanmasına karşı sağlandı. Ancak Tahran hâlâ Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğini rahatsız edebilecek sürat teknelerinden oluşan bir “sivrisinek filosu” kapasitesini koruyor.
Füze stoklarının bazı tahminlere göre yarıya kadar azaldığı belirtilse de üretim altyapısı tamamen ortadan kaldırılamadı.

İran’ın elinde hâlâ zenginleştirilmiş uranyum bulunuyor. Nükleer sorun kalıcı biçimde çözülemediği gibi yalnızca ertelenmiş durumda. Tahran’ın bölgedeki vekil unsurlara desteği de devam ediyor; her ne kadar bu ağlar 2023 sonrasına kıyasla belirgin şekilde zayıflamış olsa da.
Anlaşmanın en somut sonucu, savaş öncesinde zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden uluslararası ticarete açılması olarak görülüyor.
Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde düşen kamuoyu desteği ve net sonuç üretmeyen bir savaşın siyasi yükü Trump açısından önemli bir risk oluşturuyor.
İsrail’in stratejik ikilemi
İsrail ve ABD savaşa tam bir koordinasyon içinde başlamış olsa da sürecin sonunda belirleyici rolü Donald Trump üstlendi ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu büyük ölçüde sürecin dışına itildi.

Netanyahu savaşın başlangıcında operasyonun İran’daki ayetullah rejiminden kaynaklanan tehdidi sona erdirmek için tarihi bir fırsat sunduğunu savunmuştu.
Ancak üç aydan uzun süren çatışmaların ardından İsrailli yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına odaklanan anlaşmanın kendi temel güvenlik kaygılarını karşılamadığı görüşünde.
İsrail açısından temel sorunlar değişmiş değil: İran rejimi ayakta kalmayı başardı, balistik füze kapasitesinin önemli bölümünü korudu, zenginleştirilmiş uranyum stoklarına sahip olmaya devam ediyor ve Hürmüz Boğazı üzerinde etkisini sürdürüyor.
Körfez’de beklenen ilerlemenin sağlanamaması Trump ile Netanyahu arasındaki ilişkileri de gerdi. İddialara göre Trump, İsrail liderini müzakere sürecinden dışladı ve İsrail güvenliği açısından kritik öneme sahip olabilecek bir anlaşma Tel Aviv’in etkisinin dışında şekillendi.
Körfez ülkelerinin yeni güvenlik arayışı
ABD ve İsrail’in, Körfez ülkelerinin tavsiyelerine rağmen İran’a saldırma kararı bölge başkentlerinde ciddi rahatsızlık yarattı.

Son üç ay boyunca İran’ın misillemelerinin en büyük yükünü de Körfez ülkeleri taşıdı.
Birleşik Arap Emirlikleri, yoğun füze ve İHA saldırılarının hedefi oldu. Ancak hava savunma sistemleri büyük çaplı can kayıplarını ve yıkımı önlemeyi başardı.
Çatışmalar aynı zamanda Körfez monarşileri arasındaki mevcut görüş ayrılıklarını da derinleştirdi. BAE, komşularından yeterli dayanışma göremediği yönünde şikâyetlerde bulundu.
Bu süreçte Abu Dabi yönetiminin İsrail ve ABD ile daha yakın ilişkiler geliştirdiği değerlendirilirken, diğer bazı Körfez ülkelerinin ise öngörülemez buldukları Washington’a olan askeri bağımlılıklarını azaltmaya çalışacağı öngörülüyor.
Savaş, Körfez ekonomilerinin Hürmüz Boğazı’na ne kadar bağımlı olduğunu da ortaya koydu. Bu nedenle alternatif ihracat güzergâhları ve yeni boru hattı projelerine yönelik yatırımların hızlanması bekleniyor.
Çin’in temkinli kazancı
İran, Çin’in önemli enerji tedarikçilerinden ve stratejik ortaklarından biri olmasına rağmen Pekin savaşta belirleyici bir rol üstlenmedi.

Çin’in tükettiği petrolün yaklaşık yüzde 35’i Hürmüz Boğazı’ndan geçmesine rağmen ülke kısa vadeli ekonomik etkileri birçok devlete göre daha iyi yönetti.
Bunun temel nedenleri arasında yüksek stratejik petrol rezervleri, hızla büyüyen yenilenebilir enerji kapasitesi ve İran petrolünün gölge tanker filosu üzerinden tedarik edilmeye devam edilmesi gösteriliyor.
Pekin yönetimi aynı zamanda Washington’un İran nedeniyle maliyetli bir stratejik açmaza sürüklenmesini dikkatle izledi. Analistler, Çin’in bu savaştan çıkarılacak derslerin Hint-Pasifik bölgesine, özellikle de Tayvan senaryosuna nasıl uygulanabileceğini değerlendirdiğini belirtiyor.
Rusya’nın sınırlı avantajı
Yükselen petrol fiyatları kısa vadede Rusya’nın mali durumuna katkı sağladı. Ancak analistlere göre bu ek gelir, Vladimir Putin’in karşı karşıya olduğu yapısal ekonomik sorunları çözmeye yetmedi.

Ukrayna savaşındaki yüksek kayıplar iş gücü sıkıntısını derinleştirirken, üretim kapasitesindeki sınırlamalar Rus sanayisinin askeri talebi karşılamasını zorlaştırıyor.
Buna ek olarak Ukrayna’nın Rus enerji altyapısına yönelik İHA saldırıları, Moskova’nın yüksek petrol fiyatlarından tam anlamıyla yararlanmasını engelledi.
Diplomatik açıdan ise İran savaşı, iki yıl önce Suriye’de Beşşar Esad rejiminin çöküşünde görüldüğü gibi, Moskova ile ittifak kurmanın kriz anlarında otomatik olarak güçlü Rus desteği anlamına gelmediğini bir kez daha gösterdi.
Ukrayna’nın yükselen değeri
Savaşın ilk günlerinde birçok gözlemci İran krizinin Ukrayna açısından olumsuz sonuçlar doğuracağını düşünüyordu.

Batı’nın dikkatinin, mali kaynaklarının ve askeri desteğinin Orta Doğu’ya kayacağı; yükselen petrol fiyatlarının ise Putin’in savaş makinesini güçlendireceği öngörülüyordu.
Ancak gelişmeler farklı yönde ilerledi.
İran yapımı insansız hava araçlarının Körfez kentlerine yönelik saldırıları, Ukrayna’nın bu tehditlere karşı geliştirdiği bilgi birikimini son derece değerli hale getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ülkesinin “İHA süper gücü” olarak yükselen konumunu hızla diplomatik avantaja dönüştürdü ve Körfez ülkeleriyle yeni güvenlik ortaklıkları kurdu.
Nisan ayında Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile yeni güvenlik anlaşmaları açıklandı. Böylece savaş, Ukrayna’ya hem yeni ve zengin ortaklar hem de askeri alanda artan saygınlık kazandırdı.
Küresel ekonomide kırılma
Petrol fiyatlarında yaklaşık yüzde 40’lık artış yaşanması, küresel enflasyon ve faiz beklentilerini ciddi şekilde etkiledi.

Stratejik rezervlerin piyasaya sürülmesi ilk aşamada fiyat şokunu hafifletse de enerji ve gübre ithalatına bağımlı ülkeler ağır maliyetlerle karşılaştı.
Savaş uzadıkça etkiler daha belirgin hale gelirken özellikle düşük gelirli ülkeler bundan ciddi biçimde zarar gördü.
Buna rağmen küresel hisse senedi piyasaları, yapay zekâ kaynaklı iyimserlik ve savaşın kısa süreceği beklentisi sayesinde görece dirençli kaldı.
Ancak ekonomistler, rezervlerin tükenmeye başlamasıyla bu dayanıklılığın yaz aylarında sürdürülemeyebileceği konusunda uyarılarda bulunuyordu.
