İngiltere merkezli önemli yayın organlarından UnHerd’de, İran savaşı sonrası şekillenen yeni küresel jeopolitik tablonun ve marjinalleşen dengelerin mercek altına alındığı bir analiz yayınlandı.
Yaşanan çatışmanın yalnızca Orta Doğu’daki güç dengelerini değil, aynı zamanda Batı ittifakı içindeki hiyerarşiyi de yeniden tanımladığı tespiti yapılan analizde, Avrupa’nın, ABD merkezli yeni güvenlik mimarisi içinde belirleyici bir aktör olmaktan uzaklaştığı ve NATO çatısı altında dahi pasif ve reaksiyon alan bir pozisyona sıkıştığı vurgulandı.
Analizde ayrıca; savaşın ortaya çıkardığı sonuçların Avrupa’nın stratejik özerklik iddiasını daha da zayıflattığı, kıtanın askeri ve teknolojik kapasite açısından ABD’ye bağımlılığını görünür kıldığı ve yeni dönemin özellikle Avrupa için yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir yeniden konumlanma zorunluluğu doğurduğu değerlendirmesi yapıldı.
İşte UnHerd’de yayınlanan analiz:
Savaşın fiilen durduğu, hatta tamamen sona ermiş olabileceği değerlendiriliyor. İran liderlerini, füze ve insansız hava aracı stoklarının yaklaşık yarısını ve askeri ile sivil altyapısının önemli bir bölümünü kaybetmiş durumda.

Çoğu savaşçı olmak üzere binlerce İranlı öldü ya da yaralandı.
ABD ise birkaç uçak kaybetti; bunların çoğu düşman ateşinden değil, dost ateşi sonucu oldu. Bazı Amerikalılar, İsrailliler ve Araplar hayatını kaybetti. Orta Doğu ülkeleri su ve petrol altyapısında hasar gördü. İsrail ise bina hasarları, ölümler ve yaralanmalar yaşadı.
İran’ın uğradığı insan ve maddi kayıplar, diğer tüm tarafların toplamından çok daha büyük. Bu tür bir tablo, her silahlı çatışmanın doğal sonucudur.
Taraflar açısından görünmeyen kayıplar da mevcut. Trump yönetimi ile Avrupa arasındaki, zaten var olan derin çatlak daha da genişledi. NATO üyeleri ABD’ye açık destek vermedi ve büyük ölçüde kenarda kaldı.
İran, Orta Doğu’daki birçok ülkeyle köprüleri yaktı; bir normalleşme ancak rejim değişimi sonrasında mümkün olabilir.
Yeni algı
Ortaya çıkan algı, rejimin darbeleri pasif biçimde absorbe ettiği, ABD’ye çok sınırlı karşılık verdiği ve bunun yerine Orta Doğu’daki vekil ya da müttefik hedeflere yöneldiği yönündedir. Bu durum, İran halkının rejimin ülkeyi savunma kapasitesine olan güvenini zayıflatacaktır.

BM’de Hürmüz oylamasını veto eden ve savaş boyunca İran’a açık biçimde silah, patlayıcı öncül kimyasallar ve gerçek zamanlı istihbarat sağlayan Rusya ve Çin, tartışmasız şekilde taraf olmuşlardır. Suriye’yi zaten Türkiye’ye kaybetmişlerdi; şimdi Orta Doğu’daki kalan nüfuzlarını da yitirmiş görünmektedirler.
Şii-Sünni ayrımı artık yalnızca mezhepsel değil, jeopolitik bir eksene dönüşmüştür: Sünni blok Batı ile, Şii blok ise Rusya, Çin ve Kuzey Kore ile hizalanmaktadır. Hindistan İran ve Rusya ile ticari ilişkilerini büyük ölçüde korurken, Pakistan’ın Suudi Arabistan tarafından savunma paktına rağmen tarafsız kalması nedeniyle sorgulanabileceği değerlendirilmektedir.
Bir sonraki İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) zirvesinde hangi ülkelerin ne söyleyeceği merak konusudur.
Rus ve Çin hava savunma sistemleri, kısa sürede üç ayrı çatışma bağlamında ciddi bir itibar kaybı yaşamıştır: kısa Hindistan-Pakistan çatışması, Venezuela’daki Nicolás Maduro süreci ve İran savaşı. Bu çatışmalar, ABD’nin bu sistemleri etkisiz kılma kapasitesini göstermiştir. Çin’in eski teknoloji sattığı algısı güçlenmiş, küresel alıcılar daha temkinli hale gelmiştir.
Hürmüz Boğazı’nın bir dar boğaz olarak önemi, Çin’i Malakka Boğazı’nın benzer kırılganlığı konusunda endişelendirmektedir. Hindistan ise boğaz yakınlarında bir ada gözetleme noktası inşa etmektedir.

ABD’nin mühimmat stokları azalmış olsa da, savaşın ortaya koyduğu derslerin Çin’in Tayvan’a yönelik olası hamlesini şimdilik caydırdığı değerlendirilmektedir.
En büyük kazanan İsrail olmuştur; ABD artık İsrail’i daha açık biçimde koruma refleksi göstermektedir. Netanyahu’nun Trump’ı bu savaşa yönlendirdiğine dair iddialar da dolaşmaktadır. Trump yönlendirilen biri değildir ancak belirgin bir “itme” olduğu da açıktır.
Savaş süresince İsrail Lübnan’da serbest hareket etmiş, Hizbullah’a ağır kayıplar verdirmiş ve güneyde ilerleme sağlamıştır. Bu durum, Beyrut yönetiminin Hizbullah’ı daha da marjinalize etmesini kolaylaştırabilir.
Trump, “Orta Doğu’nun mahalle kabadayısı”na karşı duran güçlü lider imajını pekiştirmiştir. Düşman bir ülkeden personel kurtarma operasyonları sırasında yaşanan kayıplar, ABD’nin askerleri için ödemeye hazır olduğu bedeli göstermiştir.
Vietnam Savaşı’nda da benzer örnekler vardır. ABD savaş makinesinin anavatanından uzak operasyon kabiliyeti ve büyük ölçüde dokunulmaz kalabilme yeteneği yeniden teyit edilmiştir.
ABD-İsrail askeri sinerjisi de net biçimde ortaya çıkmıştır.

Orta Doğu ülkeleri, kamuoyu baskısına rağmen ABD ile hizalanmak zorunda kalacaktır. İsrail de bu blokun parçası olmaya devam edecek ve zayıflayan Abraham Anlaşmaları yeniden gündeme gelebilecektir.
Hindistan, savaş boyunca İran ve Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürse de İsrail’e kapılarını açarak bölgedeki varlığını güçlendirmiştir. Hindistan-İsrail teknolojik ve askeri iş birliği hızla genişlemektedir. Bu denklemde Hindistan’ı ABD’den uzaklaştırmak Çin açısından giderek imkânsız hale gelmektedir.
Rusya’nın Hürmüz daralmasından elde ettiği petrol geliri ve fiyat artışı, Ukrayna’nın Rus enerji altyapısına yönelik artan drone saldırılarıyla kısmen dengelenmiştir. Ukrayna ise düşük maliyetli önleyici drone teknolojilerini Orta Doğu’ya ihraç ederek hem gelir hem de prestij kazanmıştır.
Çin daha ucuz kopyalar üretmeye başlasa bile, Çin savunma sanayisinin son çatışmalarda yaşadığı itibar kaybı nedeniyle Ukrayna’nın bu alanda varlığını sürdürmesi beklenmektedir. İran savaşı net bir galip üretmemiş olsa da, erken sonuçları bile küresel dengeleri önemli ölçüde değiştirmiştir.
Kayıplar ve stratejik sonuçlar
İran’ın uğradığı yıkım, savaşın asimetrik doğasını net biçimde ortaya koymaktadır. Sadece askeri kapasite değil, devletin sürdürülebilirliği açısından kritik altyapı da ciddi darbe almıştır. Bu durum, İran rejiminin iç meşruiyetini zayıflatırken dış çevreyle ilişkilerini de büyük ölçüde kopma noktasına getirmiştir.

ABD ve İsrail tarafında ise kayıplar sınırlı kalmakla birlikte, operasyonel kabiliyet ve ittifak uyumu güçlenmiştir. Özellikle ABD-İsrail askeri entegrasyonu, bölgesel savaşlarda tekil değil birleşik hareket kapasitesini kalıcı hale getirmiştir.
Rusya ve Çin’in açık taraf olması ise “çok kutuplu denge” iddiasını zayıflatmış; bu aktörleri Orta Doğu denkleminde daha kırılgan hale getirmiştir. Aynı zamanda hava savunma sistemlerine yönelik güven algısı ciddi şekilde aşınmıştır.
Küresel hizalanma ve yeni denge
Savaşın en önemli sonucu, askeri değil jeopolitik hizalanmalarda ortaya çıkmıştır. Şii-Sünni ayrımı yeniden tanımlanmış, ideolojik olmaktan çıkarak bloklaşmış bir güç hattına dönüşmüştür.

Bu hat, Batı merkezli Sünni eksen ile Rusya-Çin-Kuzey Kore eksenli Şii blok arasında sertleşmektedir.
Orta Doğu ülkeleri açısından temel gerçeklik, ABD ile mesafeli bir denge kurmanın giderek zorlaşmasıdır. Abraham Anlaşmaları’nın zayıflaması bir ara dönem gibi görünse de, İsrail’in askeri ve teknolojik üstünlüğü bu süreci yeniden canlandırabilecek potansiyele sahiptir.
Asya ekseninde ise Hindistan’ın yükselen dengeleyici rolü dikkat çekmektedir. Hem İsrail hem Rusya ile aynı anda ilişkileri sürdürebilmesi, onu Çin’e karşı stratejik bir denge unsuru haline getirmektedir.
Sonuç olarak bu savaş, açık bir galip üretmemiş olsa da; ittifak mimarilerini, enerji koridorlarını ve savunma sanayii algısını yeniden şekillendiren bir kırılma momenti yaratmıştır.
