Adem KILIÇ – 25 Mayıs 2026
ABD Başkanı Trump’ın savaşın daha ilk haftasında “kazanıldı” diyerek ilan ettiği savaş, gelinen noktada, özellikle Pentagon perspektifinden bakıldığında oldukça farklı bir tablo ortaya koyuyor.
Sahadaki gerçeklik, ABD’nin askeri stoklarını ciddi biçimde tüketirken İran’ı caydırmak yerine, aksine İran’ın Cenevre görüşmelerinden daha da cesaretli bir şekilde masaya gelmesine neden oldu.
ABD açısından ise hem çatışma hem de masa, başlangıç noktasına kıyasla daha dar ve riskli seçeneklerin kaldığı bir stratejik çıkmaza dönüşmüş görünüyor.
Zafer söylemi, özellikle askeri uzmanların gözünde ciddi bir sorgulama yaratmış durumda ve İran’ın rejiminin ayakta kaldığı, sahada varlığını sürdürdüğü, kritik su yolları üzerindeki etkisini koruduğu bir ortamda nasıl bir zaferden bahsedildiği konusu tam bir muammaya dönüşmüş durumda.
Yani Trump’ın sürekli olarak yaptığı “zafer” ilanı, sahici bir stratejik değerlendirmeden çok siyasi bir çerçeveleme olarak görünüyor ve bu durum, askeri gerçeklik ile siyasi anlatı arasındaki uçurum şeklindeki uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koyuyor.
Bana göre özellikle bu çıkmazın temelinde ise iki başlık yer alıyor.
Bunlardan birincisi; İran, nükleer programını yıllardır egemenlik alanı olarak görüyor ve bundan tame teslimiyetle bir geri adım atmıyor.
İkincisi ise; aslında savaştan önce söz konusu olmayan, ancak gelinen noktada artık bu savaşın asıl sorunu haline gelen Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından stratejik nüfuz olarak kullanılması.
Bu iki pozisyon, eğer Trump’ın dediği gibi bir “zafer” olsaydı, bugün bu başlık ters yönde değişmiş olmalıydı. Yani savaş, İran’ın temel stratejik parametrelerini kaybetmesi anlamına gelmeliydi.
Ancak ne sahada ne de saha gerçekliği ile paralel olarak masada değişmiş değil.
Değişen denge ve asimetrik savaş modeli
Diğer yandan ABD açısından asıl değişim, sahadaki askeri denklemin doğasında da ortaya çıkmış durumda.
ABD, yüksek maliyetli, ileri teknolojiye dayalı ve üretim döngüsü uzun sistemlerle çatışmaya girerken, İran ise düşük maliyetli ve hızlı ikame edilebilir asimetrik araçlarla karşılık verdi.
Bu durum, klasik konvansiyonel üstünlük modelinin ciddi biçimde darbe almasına neden oldu.
İran’ın küçük insansız platformlar, mayınlar, balistik sistemler ve dağınık hücre yapıları üzerinden kurduğu model, maliyet-etki dengesini ABD aleyhine çevirdi. En azından İran’ın bu kadar yoğun saldırılar altında kaybeden taraf olmasını engelledi.
Diğer bir ifade ile ABD, yüksek teknolojiye dayalı bir kapasiteyi sürdürmeye çalışırken, Tahran düşük maliyetli ancak sürdürülebilir bir yıpratma stratejisiyle sahayı domine etmeyi başardı.
Bu çerçevede İran’ın konvansiyonel bir donanma ya da hava kuvveti üzerinden değil, ağ merkezli ve dağınık bir direnç mimarisi üzerinden Hürmüz hattında kontrol sağladığı görülüyor ve ABD gibi askeri anlamda devasa bir gücün, Hürmüz’de bir askeri operasyon yapması konusunda caydırıcılık oluşturabiliyor.
Siyasi hesaplar ve stratejik sınırlar
Gelinen noktada; küresel arenada yayınlanan analizlerin çok büyük bir bölümü de, süreci ve sonucu tıpkı benim gibi yorumluyor.
ABD tarafından başlatılan savaşın aslında, sahadaki gerçekleri okuyamayan bir grup tarafından, askeri rasyonaliteyle değil, güçlü siyasi angajmanlar ve İsrail’in yanlış istihbarat okumaları ile başlatıldığını gösteriyor.
Nitekim sahadaki gerçeklik de; bu savaşın, klasik savaşlardan ziyade, net hedeflerden ve sürdürülebilir bir çıkış stratejisinden uzak olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Zira; süreçten hem ekonomik hem de güvenlik kaygıları açısından büyük zarar gören Körfez ülkelerinin ve ABD’nin diğer müttefiklerinin, Trump’ın çağrılarına rağmen savaş müdahil olmaması da “net hedeflerden ve sürdürülebilir bir çıkış stratejisinden uzak” olan bir savaş tespitimi destekliyor.
Sonuç
Bu tablo, artık ABD gibi klasik askeri üstünlüğe sahip ülkelerin, bu klasik konvansiyonel yöntemlerle stratejik başarı üretemediği bir dönemi kabul etmeleri gerektiğine işaret ediyor.
Artık; yüksek teknolojiye dayalı güç projeksiyonları, düşük maliyetli ve dağınık asimetrik sistemler karşısında başarıya ulaşamayabilecekleri gerçeği üzerinden hareket etmek zorunda.
Zira bu gerçekliği gören Trump da, bu çıkmazı kabul etmenin siyasi maliyeti ile Pentagon’un bile farklı sonuç üretmeyeceğinden kuşku duyduğu ikinci bir saldırı dalgasının askeri riski arasında sıkışmış durumda.
Gelinen noktada ise artık soru şu;
Trump kendisinin bile inanmadığı bir “zafer” söylemini mi tercih edecek yoksa Batı kibrine yenik düşerek daha büyük bir yenilgi yaşayabileceği Hürmüz saldırılarına mı girecek?


YORUMLAR