ABD’nin önde gelen yayın organlarından The National Interest’te, ABD ve İran arasındaki savaşı sona erdirdiği belirtilen mutabakatın ardından Orta Doğu’da şekillenmekte olan yeni güvenlik mimarisinin değerlendirildiği bir analiz yayımlandı.
Analizde, “İslambad Memorandumu” olarak anılan anlaşmanın yalnızca bir ateşkes metni olmadığı, aynı zamanda bölgesel düzenin ABD merkezli tek kutuplu yapıdan çıkarak çok aktörlü bir “bölgesel güçler konsorsiyumu” modeline evrilmeye başladığının işareti olduğu vurgulandı.
Bu çerçevede, Pakistan ve Katar’ın arabulucu rolüne dikkat çekilirken, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Umman gibi bölgesel aktörlerin sürece dahil olmasının yeni dönemin karakterini belirlediği ifade edildi.
Analizde ayrıca, söz konusu dönüşümün Nixon döneminin “offshore balancing” yaklaşımını hatırlattığı, ancak mevcut yapının daha yatay ve daha çoğulcu bir nitelik taşıdığı değerlendirmesine yer verildi ve Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer bölgesel güçlerin bu yeni mimaride artan etkisine dikkat çekildi.
İşte The National Interest’de yayınlanan analiz:
ABD ile İran arasında imzalandığı belirtilen ve 15 haftalık savaşı sona erdirdiği ifade edilen mutabakat zaptı, Orta Doğu düzeninin artık yalnızca Washington merkezli bir güvenlik mimarisi tarafından şekillendirilmediğine işaret ediyor.

Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Umman’ın da destek verdiği bu süreç, “Islambad Memorandumu” olarak anılıyor ve bölgesel stratejik mimaride köklü bir kırılma ihtimalini gündeme taşıyor.
Bu çerçeve, 1969’da Richard Nixon tarafından ortaya konan ve ABD’nin küresel güvenlik yükünü yerel müttefiklere devretmeyi öngören “offshore balancing” yaklaşımını hatırlatıyor.
Ancak mevcut tablo, tek ya da ikili “direk” (Twin Pillars) sisteminden ziyade, daha çok çok aktörlü bir bölgesel güçler konsorsiyumuna evrilmiş görünüyor.
Konsorsiyum düzenine geçiş
Ortaya çıkan yeni yapı, klasik anlamda bir ABD-İran ikili anlaşması olmaktan ziyade çok taraflı bir diplomasi ürünü olarak öne çıkıyor. Pakistan ve Qatar bu süreçte arabulucu rol üstlenirken, ABD artık bölgesel güvenliğin tek hakemi değil; bölgesel aktörlerle birlikte hareket eden bir ortak konumuna evriliyor.

Bu dönüşüm, “Pax Americana” döneminin mutlak liderlik iddiasının zayıfladığı ve yerini daha dağıtık bir etki sistemine bıraktığı şeklinde okunabilir.
İslamabad memorandumu ve mimari değişim
“İslambad Memorandumu” olarak anılan çerçeve, sadece bir ateşkes veya diplomatik uzlaşı değil; aynı zamanda Orta Doğu’nun gelecekteki güvenlik mimarisine dair yeni bir model denemesi olarak değerlendiriliyor.
Bu modelde en kritik kırılma, güvenliğin tek bir merkez tarafından değil, birden fazla bölgesel gücün koordinasyonu ile sağlanması fikridir. ABD’nin rolü ise doğrudan yöneten değil, uzaktan dengeleyici bir aktör formuna yaklaşmaktadır.

Pakistan’ın süreçteki konumu özellikle dikkat çekicidir. İslamabad, Washington ile Tahran arasında güvenilir arabulucu olarak konumlanarak sadece diplomatik değil, aynı zamanda stratejik bir sorumluluk üstlenmiştir.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in süreci duyurması, bölgesel güvenlik üretiminin artık yalnızca ABD merkezli olmadığını; yerel aktörlerin de bu kapasiteyi üstlenmeye başladığını göstermektedir.
Bununla birlikte, bu yeni rol Pakistan’ın iç güvenlik tehditleriyle de daha doğrudan yüzleşmesini gerektirmektedir. Özellikle Tehrik-i Taliban Pakistan (TTP) ve Balochistan Liberation Army (BLA) gibi yapılar, kritik altyapı ve stratejik projeleri hedef alarak ülke içi istikrarsızlık üretmektedir. Bu nedenle yeni düzen, yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik işbirliği boyutunu da içermektedir.
Bölgesel güçlerin konsorsiyumu
Yeni oluşan mimaride Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır gibi aktörler kritik rol oynamaktadır.
Özellikle Suudi Arabistan’ın “Twin Pillars” döneminden gelen tarihsel ağırlığı, İran ile ekonomik ve diplomatik normalleşme ihtimaliyle birlikte değerlendirildiğinde, sıfır toplamlı rekabet paradigmasının aşınmakta olduğunu göstermektedir.

Türkiye ise NATO üyesi olmasına rağmen bağımsız dış politika kapasitesi, askeri gücü ve diplomatik esnekliği ile bu yeni konsorsiyumun önemli bir bileşeni haline gelmektedir.
İsrail içindeki bazı sağcı çevrelerin anlaşmaya tepkisi, Washington’un bölgesel önceliklerini yeniden tanımlama sürecini hızlandırmıştır. ABD yönetimi ise bu eleştirilere rağmen geri adım atmayarak gerilimi düşürme stratejisini sürdürmüştür.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İsrail’e yönelik açıklamaları, ittifak ilişkilerinde bile stratejik özerkliğin sınırlarının yeniden çizildiğini göstermektedir. ABD’nin bölgesel hedeflerinin, müttefik beklentilerine tamamen tabi olmayacağı mesajı açık biçimde verilmiştir.
Stratejik sürdürülebilirlik
Bu yeni yaklaşım, ABD açısından hem maliyetlerin azaltılması hem de uzun süreli askeri angajmanların sınırlandırılması anlamına gelmektedir.

Nixon Doktrini’nin temel motivasyonu olan “doğrudan askeri yükten kaçınma” yaklaşımı, güncellenmiş bir versiyonla yeniden sahneye çıkmaktadır.
Richard Nixon dönemindeki mantığa benzer şekilde, ABD artık doğrudan müdahale eden değil; bölgesel güçlerin daha fazla sorumluluk üstlendiği, kendisinin ise dengeleyici kaldığı bir yapıya yönelmektedir.
Sonuç: Bölgesel güçler dönemi
İslambad Memorandumu’nun kalıcılığı belirsiz olsa da ortaya koyduğu eğilim net. Orta Doğu, ABD merkezli tek kutuplu güvenlik düzeninden uzaklaşarak daha çok aktörlü bir “bölgesel güçler konsorsiyumu” modeline evrilmektedir.

Bu yapı, daha yatay, daha esnek ve daha çok aktörlü bir güvenlik mimarisi üretme potansiyeli taşımaktadır. Ancak aynı zamanda, bu denge sisteminin kırılgan olduğu ve sürdürülebilirliğinin bölgesel aktörlerin uyum kapasitesine bağlı olduğu da açıktır.
