ABD’nin önde gelen yayın organlarından The National Interest’de, İran ile ABD arasında imzalanan geçici anlaşmanın ve savaşın sona erdirilmesinin Washington açısından neden kaçınılmaz hale geldiğini ele alan dikkat çekici bir analiz yayınlandı.
Analizde, İran rejiminin devrilmesinin mümkün olmadığının anlaşılmasıyla birlikte ABD’nin savaşta ilan ettiği temel hedeflere ulaşma ihtimalinin ortadan kalktığına dikkat çekilirken, Hürmüz Boğazı’nın İran için güçlü bir stratejik caydırıcılık aracı haline geldiği ve savaşın uzamasının hem ekonomik hem de askerî maliyetleri nedeniyle Washington açısından sürdürülebilir olmadığı değerlendirmesi yapıldı.
Analizde ayrıca; İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasının gerçekçi bir hedef olmadığına, bu nedenle tarafların kusursuz bir anlaşma yerine çatışmayı sona erdirecek pragmatik bir uzlaşıyı tercih etmek zorunda kaldığına ve Washington’ın bu süreci bir zafer olarak sunmakta zorlanacak olsa da savaşı sonlandırma kararının mevcut şartlar altında en doğru seçenek olduğuna yönelik değerlendirmelere yer verildi.
İşte The National Interest’de yayınlanan analiz:
İran-ABD geçici anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte nihai şartların müzakere edilmesi için 60 günlük süreci başlatan mutabakat zaptı, ilk bakışta İran’a neredeyse istediği her şeyi veriyor gibi görünüyor.

Yaptırımların hafifletilmesi, nükleer meselelerde muğlak ifadeler, Hürmüz Boğazı üzerinde fiilî kontrol ve 300 milyar dolarlık dikkat çekici bir ekonomik kalkınma planı.
ABD’li yetkililer ise şimdiden bu belgeden mesafe alarak, metnin İran kamuoyuna kabul ettirilebilir olması amacıyla hazırlandığını ve perde arkası müzakereleri yansıtmadığını öne sürüyor.
Ancak Amerikan kamuoyu açısından bu açıklamalar çaresizlik izlenimi veriyor. Arka kapı diplomasisinde neler yaşandığından bağımsız olarak ve İran’ın askerî kapasitesi ile nükleer programına ağır zararlar verilmiş olmasına rağmen, ABD’nin temel hedeflerine ulaşamadığı açıkça görülüyor. İran rejimi devrilmediği gibi ülke nükleer materyallerden de arındırılamadı.
Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini kullanarak caydırıcılık sağlamayı başarırken, ABD 130 milyar doların üzerinde harcama yaptı ve gelişmiş mühimmat stoklarını önemli ölçüde tüketti. Her iki taraf da ağır kayıplar verdi; bunların önemli bir bölümü sivillerden oluşurken, bazı kayıplar ise affedilemez Amerikan ihmallerinin sonucu oldu.
Bütün bunlara rağmen, hatta belki de tam da bu nedenle, anlaşmanın imzalanması rahatlatıcı bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Savaşın çıkmazı
Bu savaş en başından itibaren yanlış kurgulanmıştı. Donald Trump yönetiminin temel varsayımlarından biri, İran’da rejim değişikliğinin halk ayaklanmaları sayesinde kısa sürede gerçekleşeceği inancıydı.

Ancak rejimin sağlam şekilde ayakta olduğu ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel ekonomi üzerinde büyük baskı oluşturabileceği ortaya çıkınca, ABD açısından zafere giden net bir yol kalmadı.
Bu nedenle mevcut anlaşma ideal olmasa da, önündeki çok daha kötü alternatiflerle kıyaslandığında kabul edilebilir hale geliyor. Azami nükleer taleplerden vazgeçmek gibi tavizler verilse bile savaşın bu aşamada sona erdirilmesi ABD açısından en doğru seçenek olarak öne çıkıyor.
Askeri maliyetler
İlk olarak ABD, birim maliyeti 2 ila 29 milyon dolar arasında değişen ve yeniden üretimi yıllar süren kritik mühimmat stoklarını tüketmeye devam edecek durumda değildir.

Amerikalıları doğrudan tehdit etmeyen İran rejimine karşı uzun süreli askerî angajman, dünyanın diğer bölgelerindeki tehditlerden dikkat ve kaynakların uzaklaşmasına yol açan pahalı ve tehlikeli bir sapmadır.
Hürmüz boğazının önemi
İkinci olarak Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması gerekmektedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sine ev sahipliği yapan boğazın kapanması, birçok analistin öngördüğü ölçüde yıkıcı bir arz krizine yol açmamış olsa da, uzun süre kapalı kalması tedarik zincirlerini zorlayacak, enflasyonu artıracak ve diğer kritik deniz geçiş noktaları üzerindeki baskıyı büyütecektir.

Üçüncü olarak hiç kimse uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değildi. Ne İsrail’in rejimin kısa sürede çökeceği yönündeki öngörülerine inanan ABD’li karar alıcılar, ne çatışmaların dolaylı etkilerine maruz kalan Körfez ülkeleri ne de kendilerine “dört ila beş haftalık” bir operasyon vaat edilmesine rağmen yüzlerce Amerikan kaybı ve yüzde 4’ü aşan enflasyonla karşı karşıya kalan Amerikan kamuoyu böyle bir senaryoya hazırdı.
Nükleer dosyada gerçekçilik
Bölünebilir nükleer materyal stokları ve genel olarak nükleer meseleler konusunda karar alıcılar artık kusursuz bir anlaşmanın mümkün olmadığını kabul ediyor gibi görünüyor. İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu elinde tutmaya devam etmesi muhtemel görünüyor.

Paradoksal biçimde bu durum olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Çünkü İran’ın tamamen nükleer kapasiteden arındırılmasını hedeflemek gerçekçi değildir. Böyle bir hedefin, yeni bir anlaşmanın önüne engel koymasına ve yeni çatışmalar ile bölgesel istikrarsızlığı tetiklemesine izin verilmemelidir.
Zafer söyleminin sınırları
Buna rağmen bazı eleştirmenler savaşın sürdürülmesi halinde daha olumlu sonuçlar alınabileceğini savunuyor. Daha savaşın başlangıcında dahi gerçekçilikten uzak olan bazı analizler, bu harekatın “Orta Doğu’ya nihayet barışı getiren mücadele” olarak hatırlanabileceğini ileri sürüyordu.

Bu değerlendirmeler gerçekçi değildir. Söz konusu yaklaşımlar ne savaşın ağır maliyetlerini ne de özellikle İran’da Venezuela benzeri bir rejim tasfiye modelinin işe yaramayacağı ortaya çıktıktan sonra ABD’nin başlangıçtaki hedeflerine ulaşma ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu dikkate almaktadır.
Bundan sonrası
Savaşın görece kısa sürmesi, geçmişteki “sonsuz savaşlardan” çıkarılan derslerin ve Washington’da uzun süreli çatışmalara yönelik isteksizliğin bir göstergesi olabilir. Ancak daha muhtemel açıklama, değişen küresel güç dengeleri ile savaş teknolojilerindeki hızlı dönüşümün geleneksel askeri üstünlük anlayışını sarsmış olmasıdır. Bu yeni ortamda sonuçlar hem daha belirsiz hem de ABD açısından daha riskli hale gelmiştir.

İran açısından ise savaşta hayatını kaybeden sertlik yanlısı isimlerin bıraktığı boşlukların reformist aktörler tarafından doldurulması ihtimali bulunmaktadır. Bunun gerçekleşmesi kolay olmayacaktır ancak tamamen göz ardı edilmemelidir.
İran’ın nükleer konularda beklenenden daha uzlaşmacı bir tutum benimsemesi de mümkündür. Sonuçta Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinden son derece etkili bir nüfuz aracına sahip olduğunu göstermiştir. Gelecekte boğazdan geçiş ücretlerinin uygulanması halinde bundan ciddi ekonomik kazanç elde etme potansiyeli de bulunmaktadır. Böyle bir stratejik kaldıraç, nükleer silah sahibi olmanın cazibesini kısmen azaltabilir.
Her hâlükârda ABD’nin müttefikleri şimdiden anlaşmaya ve savaşın sona ermesine destek vermektedir. Washington’ın bu süreci bir zafer olarak sunması kolay olmayacaktır. Ancak çıkış yolunu tercih etme kararı, mevcut şartlar altında en doğru seçenek olarak değerlendirilebilir.
