Reşit Kemal AS – 13 Temmuz 2026
Yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz:
“Türkiye bir köprüdür.”
Doğu ile Batı arasında köprü… Avrupa ile Asya arasında köprü…
Karadeniz ile Akdeniz arasında köprü… Kafkasya’ya, Orta Doğu’ya, Hazar’a açılan kapı…
Peki biz neden sürekli köprü oluyoruz?
Köprünün üzerinden herkes geçiyor ama yükü nedense Türkiye taşıyor. Kriz çıkıyor, Türkiye arabulucu oluyor. Savaş çıkıyor, Türkiye göçmen kabul ediyor. Avrupa’nın güvenliği tehlikeye giriyor, Türkiye öne sürülüyor. Enerji taşınacaksa Türkiye güzergah oluyor. NATO genişleyecekse Türkiye’den destek bekleniyor.
Kazanç paylaşılırken bizi masanın kenarında tutuyorlar, bedel ödeneceği zaman ise Türkiye’yi masanın tam ortasına çağırıyorlar.
Ben bunu anlamıyorum.
Türkiye’mizi tanısınlar, saysınlar diye neden başka ülkeleri sırtımıza yüklemek zorundayız?
Neden birileri Orta Doğu’ya, Karadeniz’e, Kafkasya’ya veya Hazar’a ulaşacaksa bunu mutlaka Türkiye üzerinden yapmak zorunda?
Daha açık söyleyelim:
Türkiye birilerinin bölgeye giriş kapısı olmak zorunda değildir.
Orta Doğu’nun Bedelini Kim Ödedi?
Yıllar önce Orta Doğu’ya “demokrasi”, “özgürlük” ve “barış” söylemleriyle girdiler.
Sonuç ne oldu?
Devletler parçalandı. Şehirler yıkıldı. Milyonlarca insan öldü veya evinden oldu. Terör örgütleri ortaya çıktı. Göç dalgaları başladı. Bölgenin bütün dengesi bozuldu.
Bütün bunların en ağır sonuçlarından birini de Türkiye yaşadı.
Sınırlarımızdaki güvenlik riski arttı. Milyonlarca sığınmacı Türkiye’ye geldi. Ekonomik ve sosyal yük büyüdü. Terör tehdidi daha karmaşık hale geldi. Toplumun huzuru bozuldu.
Bu politikaları hazırlayan ülkeler ise çoğu zaman uzaktan açıklama yapmakla yetindi.
Şimdi yine benzer bir dil duyuyoruz:
“Türkiye güçlüdür.”
“Türkiye bölgede öncülük etmelidir.”
“Türkiye bu coğrafyalara açılan kapıdır.”
“Türkiye diğer ülkeleri bölgeye taşımalıdır.”
İyi de neden?
Bir ülkenin güçlü olması, kendisini her krizin içine atması anlamına gelmez. Güçlü devlet, nerede duracağını bilen devlettir. Her çağrıldığında cepheye koşan değil, kendi çıkarını hesaplayarak hareket eden devlettir.
Dün Şirin Görünerek, Bugün Güç Göstererek
Geçmişte “komşularla sıfır sorun”, “medeniyetler buluşması” ve “bölgesel kardeşlik” söylemleriyle hareket edildi.
Şirin görünerek, herkesi memnun ederek bölgede etkili olunacağı düşünüldü.
Olmadı.
Türkiye’nin iyi niyeti çoğu zaman karşılık bulmadı. Destek verdiğimiz bazı yapılar daha sonra Türkiye’nin karşısına geçti. Dost ilan edilen liderlerle kısa süre sonra kriz yaşandı. Kardeşlik denilen ilişkiler çıkar çatışması başlayınca ortadan kalktı.
Şimdi ise aynı politikanın başka bir dili kullanılıyor:
“Biz güçlüyüz.”
“Biz büyük devletiz.”
“Biz olmadan bölgede denklem kurulamaz.”
Bu sözler kulağa hoş gelebilir. Ancak dış politika sloganla yapılmaz.
Büyük devlet olmak, sürekli yüksek sesle “Ben büyüğüm” demek değildir. Büyük devlet, ekonomisiyle, teknolojisiyle, ordusuyla, eğitimiyle ve halkının refahıyla büyüktür.
Vatandaş geçim sıkıntısı yaşarken, gençler gelecek kaygısı taşırken ve emekliler ay sonunu getiremezken dünyaya güç gösterisi yapmak halkın karnını doyurmuyor.
Köprü Olmak Her Zaman Avantaj Değildir
Bize yıllarca Türkiye’nin coğrafi konumunun büyük bir avantaj olduğu anlatıldı.
Elbette doğrudur. Türkiye çok önemli bir coğrafyada bulunuyor.
Ancak önemli bir coğrafyada bulunmak sadece avantaj değildir, aynı zamanda büyük bir risktir.
Köprü olmak güzel bir benzetme gibi anlatılıyor ama köprü olmak, bütün trafiğin, bütün yükün ve bütün tehlikenin üzerinden geçmesi demektir.
Savaşın göçmeni Türkiye’ye geliyor.
Enerji kavgasının baskısı Türkiye’ye yöneliyor.
Doğu-Batı geriliminin faturası Türkiye’ye çıkıyor.
Karadeniz’de kriz büyüyor, Türkiye taraf seçmeye zorlanıyor.
Kafkasya’da sorun çıkıyor, yine Türkiye’nin adı geçiyor.
O halde sormamız gerekiyor:
Türkiye köprü mü olacak, yoksa kendi başına güçlü ve bağımsız bir merkez mi?
Biz neden sürekli başkalarını bir yerlere taşımaya çalışıyoruz? Avrupa’yı Kafkasya’ya, NATO’yu Karadeniz’e, Batılı güçleri Orta Doğu’ya taşımanın Türkiye’ye ne faydası var?
Bu sorulara açık cevap verilmelidir.
Türkiye Önce Kendi Halkını Düşünmeli
Artık dış politikada önceliğimiz belli olmalıdır: Önce Türkiye.
Bu, dünyadan kopmak anlamına gelmez. Komşularımızla konuşalım, ticaret yapalım, gerektiğinde arabuluculuk yapalım. Ancak başkalarının hesaplarının taşıyıcısı olmayalım.
Türkiye’nin görevi Batı’yı Doğu’ya, Doğu’yu Batı’ya taşımak değildir.
Türkiye’nin görevi kendi vatandaşının güvenliğini, huzurunu ve refahını korumaktır.
Birileri bizi tanısın veya saysın diye milletin sırtına yeni yükler yüklenmemelidir. Saygı, başkalarının işini yaparak kazanılmaz. Saygı; güçlü ekonomiyle, sağlam devlet kurumlarıyla, üretimle, teknolojiyle ve bağımsız karar alabilme iradesiyle kazanılır.
Yıllardır başkalarının krizlerini taşıyoruz.
Yeter artık.
Ne sürekli köprü olmak zorundayız ne de her bölgesel kavganın içine girmek zorundayız.
Bırakın millet biraz da kendi hayatına baksın. Bırakın gençler geleceğini kursun, esnaf işini büyütsün, emekli rahat nefes alsın.
Türkiye’nin yeni maceralara değil; huzura, akla ve dengeli bir dış politikaya ihtiyacı var.
Köprü olmaktan önce, kendi evimizin temelini sağlamlaştırmalıyız.



YORUMLAR