Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

CHP’ye ‘Mutlak Butlan’ ve Türkiye’yi Silkeleyen Ciddi Bunalım – II

Prof. Dr. Celalettin Yavuz Güvenlik Politikaları Uzmanı, 26 Mayıs 2026

 

Önceki bölümde mahkemenin CHP’ye “Mutlak Butlan” gerektiren kararından bahsederken, hukukçuların konu üzerindeki değerlendirmelerine yer verilmişti. Bugün ise konunun iç siyasete yansıması ve Türkiye’de erken genel seçimleri gerektiren önemli işaretlere yer verilmiştir.

Mutlak Butlan’ın CHP İç Meselesinden İç Siyasette İktidarla CHP Rekabetine Sürüklenmesi

Mutlak Butlan kararının yaratabileceği ekonomik, siyasi ve güvenlik sorunları dikkate alınmaksızın Perşembe günü açıklanması, aslında kararı verenlerin Türkiye’yi verilebilecek ekonomik zararların farkında olmadıklarını göstermektedir. Şayet haftanın son günü ve son iş saatlerinde açıklanmış olsa, en azından ekonomi çok daha az etkilenebilirdi. Hatta Kurban Bayramı sonrası bile beklenir, milletin bayram sevinci kursağında bırakılmazdı!

Mutlak Butlan olayı Ak Parti dışında neredeyse tüm siyasi partiler tarafından endişe ile karşılandı. Daha bir kaç hafta önce “CHP’nin içinin karıştırılmaması” için uyarıda bulunan MHP Genel Başkanı Bahçeli, mahkeme kararıyla yeniden CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturtulması öngörülen Kılıçdaroğlu’na “13 yıl genel başkan olarak görev yaptığı bu köklü kurumu incitmemek, yaralamamak ve bir kaosa sebebiyet vermemek üzere tarihi bir sorumluluk üstlenmelidir. Hukukun da cevaz verdiği çerçevede Özel ile görüşerek CHP’nin geleceğine ilişkin bir ortak formül oluşturmak amacıyla feragat ettiğini belirtmelidir!” diyerek, sözde yangının söndürülmesi için yol gösterdi.

Yargı kararını tanımıyoruz gibi çıkışlar gereksizdir. Feragat ve sorumluluk duygusuyla hareket edilmeli, bu aşamada tek yol uzlaşmak!” şeklinde de konuşan Bahçeli’ye bu ifadeleri sebebiyle hak verilebilir. Ancak Kasım 2023 ayında, Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin DEM Parti’nin kapatılması ile Hatay Milletvekili seçilen TİP’li Can Atalay olaylarında “hak ihlali” kararı alan AYM için TBMM’de “Ya Anayasa Mahkemesi kapatılmalı ya da yeniden yapılandırılmalıdır!” diyen ve AYM Başkanı Zühtü Aslan’ı da teröre destek çıkmakla itham ederek “Kandil’e git!” diyen Bahçeli’yi nereye koyacağız? Üstelik Bahçeli Şubat 2024’te AYM’yi “Türkiye’nin milli güvenlik sorunu” olarak da yaftalamıştı. Ancak bir yıl sonra DEM’I göklere çıkartan da Bahçeli oldu. Yani “Ben yaparsam mübahtır!” anlayışı…

CHP’deki bu son gelişmeler Türk iç siyasetinde olduğu kadar özellikle ekonomide de derin yaralar açabilecek özellikler taşımaktadır. Bu sebepledir ki “iktidar ortağı olmadığı”nı söyleyen, ancak Cumhur İttifakı’na sonuna kadar destek vereceğini açıklayan MHP ve Bahçeli bile en azından CHP’nin tartışmalı yöneticilerine öneride bulunma ihtiyacını hissetti.

Şurası muhakkak ki, CHP’li olmayan, CHP’ye oy vermeyi düşünmeyen insanların bile çoğu bu gelişmeyi CHP’nin iç çatışmasından çok, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tekrar cumhurbaşkanlığına seçtirmek isteyenlerin bir manevrası olarak görmekte ve adil bulmamaktadırlar.

Yani Erdoğan’ın BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi için haykırdığı “Dünya 5’ten büyüktür!” sözü, Türkiye’de de “Türk milleti Erdoğan’dan, Bahçeli’den, Kılıçdaroğlu’ndan, Özel’den ve diğer siyasi parti genel başkanlarından daha büyüktür!” şeklinde geçerlidir.

CHP’deki Sorunun Hukuk Devleti ile İlişkilendirilmesine Yol Açan Gelişmeler

İmamoğlu olayı ile başlatılan hukuki süreç, halkın büyük bir kısmının vicdanında yer bulamamıştır. Son aylarda CHP’li belediye başkanlarının Ak Partiye geçmeleri “Akmatik” şeklinde yorumlanmakta olup, halkın önemli bir kesiminde “yolsuzluk yapan belediye başkanlarının iktidar partisine geçerek aklandıkları” yönünde algı mevcuttur. Hele de Antalya Belediye Başkanı Böcek’in oğlunun “etkin pişmanlık” yasasından yararlanmak için sırt çantasında getirdiği 1 milyon doları CHP Genel Merkezi’nde kime, ne zaman verdiği gibi bazı soruları “hatırlamıyorum” diyerek geçiştirmesi, bu algıyı daha da güçlendirmiştir.

Bu arada Özgür Özel tarafından hemen her fırsatta “16 daire” sahibi olduğuna ilişkin iddiasına karşılık Adalet Bakanı Akın Gürlek ile ilgili kurumlardan kamuoyunu tatmin edebilecek bir açıklama yapılamamış olması da Türk toplumunun vicdanını bekleme odasına çevirmiştir.

Gündemar adlı anket firmasının 24 Nisan 2026 tarihli kamuoyu araştırmasına göre “toplumun yarısından çoğu yargı, belediye, TBMM, üniversite ve medya gibi kurumlara güvenmemektedir.” Yargıya güven %36, belediyelere %38, TBMM’ye %41, Cumhurbaşkanlığı’na güven %42, Üniversitelere %49, medyaya güven % 24’tür.” Türk Silahlı Kuvvetlerine güven %73 iken, Emniyet teşkilatına da %69 seviyesindedir.

Yukarıdaki verilere göre milletimizin Yargı’ya, Yasamaya ve Yönetime karşı ciddi güven bunalımı mevcuttur. ASAL tarafından Mart 2026’da yapılan ankette de Siyasi Kurumlara güven adeta yerlerde sürünürken, yukarıdaki diğer kurumlara ait veriler de benzer özelliktedirler.

2025 yılında ASAL Araştırma’ya göre halkın %71’i Türkiye’de adalet olmadığı görüşünde iken, adalet olduğunu düşünenlerin oranı %21’dir. Panorama TR’nin Mayıs 2025 verilerine göre halkın %62’si yargıya güvenmediğini, Gündemar Araştırmanın 2025 Sonbahar aylarındaki anketine göre ise toplumun %75’i yargı sisteminin kötüye gittiğini belirtmektedir.

Uluslararası Pew Araştırma Merkezi de 2025 verilerinde araştırma yapılan 25 ülke arasında Türkiye’yi “toplumsal güvenin en düşük olduğu ülke” olarak göstermektedir. Buna göre Türkiye’de yetişkinlerin yalnızca %14’ü insanların çoğuna güvenebileceğini düşünmektedir. Tam bir güven bunalımını işaret eden bu veri, “çalışma, kişi başına düşen milli gelir ile toplumsal güven arasında güçlü bir korelasyon olduğunu ortaya koymaktadır.” Pew’e göre Kişi başı gelirin yüksek olduğu ülkelerde güven oranları da artış göstermektedir!

Gallup tarafından küresel ölçekte yapılan ankette ise toplumun endişelendiği ilk 4 sorun sırasıyla ekonomi (hayat pahalılığı vb), iş ve istihdam, siyaset ve hükümet, güvenlik şeklindedir. “107 ülke genelinde yapılan anketlerde, yaşam standartları, fiyatlar veya ücretler” %23’le en önemli sorun olarak gösterilmektedir. Bunu %10 ile iş ve istihdam, %8 ile siyaset ve hükümet, %7 ile güvenlik endişesi izlemektedir. Türkiye’de de son yıllarda ücretli ve emeklileri daha da yoksul kılan “ekonomik paketler” dikkate alındığında, ilk sırada fiyatlar/ücretlerin gelmesi kaçınılmazdır. Ne yazık ki buna “adalet” ve “siyasete güven” de eklenmiştir.

Türkiye’de en azından 2018 yılından itibaren uygulanan sözde ekonomik reform paketleri sonucunda halkın yoksullaşması sadece söylemlerde değil, son yıllarda patlayan “yasa dışı bahis ve şike”, “Fuhuş ve uyuşturucu”, “kara para aklama”, “çocuk yaşta tetikçi kullanma” gibi ayyuka çıkan gerçeklerle de görülebilmektedir. Ne yazık ki “Vardan almayıp aksine veren, yoktan ise habire alan ekonomi anlayışı”, milletin ahlaki değerlerini de aşındırmaktadır.

Avrupa Konseyi tarafından Lozan Üniversitesi’nce 46 üye devlet için yaptırılan bir araştırmaya göre 2025 yılı başlarında Türkiye’deki cezaevlerindeki doluluk oranı %131’dir. Avrupa Konseyi’nde en fazla hapis cezasının uygulandığı ilk ülke de 100 bin kişide 485’nin mahkum edildiği Türkiye’dir.

Sonuç

Ne yazık ki CHP’deki çalkantı sadece bir siyasi partinin kendi iç meselesi değildir. Kılıçdaroğlu ekibinin kurultay hazırlıkları için ihtiyaç duyacağı süre de dikkate alındığında, “Bu pilav daha çok su kaldırır!” dedirtecek cinsten olan sorun hakkında Yargıtay’ın ne zaman ve nasıl bir karar vereceği de soru işaretidir.

38. Kurultaydan sonra Özgür Özel ekibinin, özellikle de İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlattığı “aktif ve sert” politika, CHP tabanında büyük ölçüde Zemin kazanmıştır. Uzlaşma sağlanamaması halinde Kılıçdaroğlu’nun bu saatten sonra CHP’yi toparlaması pek mümkün görünmemektedir.

Bu arada 13 yıl süreyle CHP Genel Başkanı olan Kılıçdaroğlu’na bu karardan önce ve karar sonrasında yakıştırılan çok çeşitli ve uygunsuz yakıştırmaların, Atatürk’ün kurduğu partiye yakıştığını ileri sürebilmek mümkün değildir. Keza karar sonrası CHP Genel Merkezi’nde yaşananlar da…

Daha önceleri de bir kaç kez yazılarımda belirtilmiş olduğu gibi, Türkiye bir Latin Amerika ülkesi seviyesine düşürülemeyecek kadar demokraside önemli ilerlemeler kaydetmiştir. İktidar değişimleri Latin Amerika ülkelerindeki gibi sokak gösterileri ile değil, “sandıkla gelenin, sandıkla gideceği” bir demokratik hukuk düzeni içerisinde olmalıdır!

CHP’nin “iki başlı” yönetimi, sorunu demokratik yolla çözebilecek özellik ve yeteneğe sahiptir. Kişisel hırslar bir an için gemlenmeli, ülkenin ve CHP’nin geleceği dikkate alınmalıdır.

Öte yandan CHP’deki bu mutlak butlan sorununun çözümünde de Türk hukukunun açmazlıkları görülmekte, bu sebeple de hukukçular bir doğruda buluşamamaktadırlar. Yasama organı bu soruna açık ve anlaşılır bir çözüm bulmalıdır.

Tabii ki iktidar da konuyu sadece “CHP iç sorunu” diye değerlendirip kulağının üstüne yatmamalı, CHP’deki yangının millet eve devlete getirmekte olduğu zararın önlenebilmesi için “Biz nerede hata yaptık?” diye düşünmeli ve millet adına kendi hatalarını gidermeye çalışmalıdır.

Zira bu konu, kamuoyunda CHP’nin iç sorunu yanında büyük ölçüde “Türkiye’nin yönetim” ve “hukuk sorunu” olarak da algılanmaktadır. Bu gelişmeleri kamuoyu yoklamalarında açıkça görülen “Yargıya ve siyasete güven” konularındaki bunalımdan ayırt edebilmek mümkün değildir.

Ekonomide bilhassa ücretli ve emeklileri süründürmeye başlayan kötü gidişat da dikkate alındığında, hala Türkiye’nin iyi yönetildiğini söyleyebilmek de mümkün değildir. Ne yazık ki Cumhurbaşkanlığı sistemi Türkiye’ye çok dar bir elbise içerisine, hatta kimi zaman cendereye sokarak, yarardan çok zarar verir hale gelmiştir. İcraatı doğru bile olsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle ekonomi alanında aldığı ve milleti yoksulluğa iten kararlarına bile lisanı münasip itiraz edilememesi, yönetim zafiyetinin en belirgin  göstergesidir. Bakanların Meclis denetiminden ari tutulması da bir diğer yönetim zafiyetine yol açmaktadır. Cumhurbaşkanlığı sisteminde Meclis’in denetim yetkisinin önemli ölçüde eksiltilmesi, “milletin, yönetim üzerindeki denetiminin azalması” ile eşdeğerdedir.

Keşke Kılıçdaroğlu’na “feragat” etme önerisinde bulunan Bahçeli, “Türkiye, 1’den büyüktür!” sözünü edebilse ve 2002’de yaptığı gibi yakın bir gelecekte yapılacak genel seçimler için tarih verebilse!

Bu tür bir gelişme Türkiye’nin önünü açabileceği gibi, genel merkeze küskün olan MHP’li kitlelerinin de tekrar üç hilal ve Albayrak altında kenetlenmesini sağlayabilir! Bu gelişme sadece MHP’ye değil, aziz milletimize de Türkiyemiz’e de hayırlar getirebilecektir!

NOT: Sevgili okurlarımızın Kurban Bayramını içtenlikle kutlar, daha demokratik ve refah düzeyine ulaşılacak yıllarda nice güzel bayramları sağlık ve huzur içerisinde geçirmelerini dilerim.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER