İngiltere merkezli önemli yayın organlarından Middle East Eye’da, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları çerçevesinde şekillenen uluslararası söylemler ile Batı’nın “kurallara dayalı düzen” yaklaşımının sorgulandığı bir analiz yayımlandı.
Batılı siyasi aktörlerin tarihsel anlatıları ve güncel krizlere yönelik söylemlerinde çifte standartlar sergilediğine dikkat çekilen analizde, özellikle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları ile Kanada Başbakanı Mark Carney’nin küresel düzene ilişkin eleştirileri arasındaki keskin çelişki öne çıkarıldı.
Analizde ayrıca; İran’a yönelik saldırılar bağlamında Birleşmiş Milletler’in tutumu, büyük güç rekabetinin yeniden yükselişi ve Batı’nın uluslararası hukuk yaklaşımının meşruiyet krizi üzerinden, mevcut küresel düzenin geleceğine dair kapsamlı değerlendirmelere yer verildi.
İşte Middle East Eye’de yayınlanan analiz:
Yakın zamana kadar, AB dış politika yüksek temsilcisi Kaja Kallas, II. Dünya Savaşı tarihine ilişkin en zayıf bilgiye sahip Batılı yetkili olarak anılıyordu. Geçen yıl Rusya ve Çin’in savaşın sonucunda kritik rol oynadığını yeni öğrendiğini söylemesi, ya cüretkâr bir gaf ya da affedilemez bir bilgisizlik olarak değerlendirilmişti.

Ancak bu açıklamalar bile, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Şubat ayında yaptığı konuşmanın yanında sönük kaldı.
Rubio, Münih Güvenlik Konferansı’nda;
“İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen beş yüzyıl boyunca Batı genişliyordu; misyonerleri, hacıları, askerleri ve kaşifleri okyanusları aşarak yeni kıtaları keşfetmek, yerleşmek ve dünya geneline yayılan büyük imparatorluklar kurmak için kıyılarından taşmıştı.”
ifadelerini kullandı.
Bu sözlerde, Batı sömürgeciliğinin insanlığa yüklediği ağır bedellere dair en küçük bir ima ya da pişmanlık bulunmamaktadır.
Konuşma, her zamanki Amerikan istisnacılığı yaklaşımını yansıtmakta, bu kez transatlantik ilişkilerin önemi vurgusu arkasına ustaca gizlenerek psikolojik olarak kırılgan Avrupalı dinleyicilerden büyük alkış almıştır.

Rubio ayrıca Birleşmiş Milletler’in “Tahran’daki radikal Şii din adamlarının nükleer programını sınırlamakta güçsüz kaldığını” iddia etti.
Oysa gerçek şu ki, BM Güvenlik Konseyi hiçbir zaman genel sekreterlere İran’ın nükleer meselesini çözme yetkisi vermemiştir. Buna rağmen BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı yıllarca İran’ın nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uyumunu denetlemiştir.
Nitekim İran’ın nükleer programı, 2015’te imzalanan anlaşma ile etkin biçimde sınırlandırılmıştı. Trump bu anlaşmayı üç yıl sonra, Rubio’nun güçlü desteğiyle iptal etti.
Büyük güç rekabeti
Tüm bu arka plan, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı hukuka aykırı ve sebepsiz savaşın anlaşılması açısından önemlidir.

Rubio’nun Münih konuşmasından önce, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı “sapkın” olarak nitelenebilecek bir konuşma dikkat çekmişti.
Carney, Batılı liderlerin onlarca yıldır savunduğu “kurallara dayalı dünya düzeni” söyleminin ardındaki ikiyüzlülüğü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin sona erdiğini ve yerini “güçlü olanın istediğini yaptığı, zayıf olanın katlanmak zorunda kaldığı” bir büyük güç rekabetine bıraktığını ifade etti.
Carney, Batılı demokrasilerin işlerine gelmediğinde kuralları göz ardı ettiğini, uluslararası hukukun ise ihlali yapan ve mağdur olan tarafın kimliğine göre farklı şekillerde uygulandığını vurguladı.
Başka bir ifadeyle bu düzen, çifte standartlarla dolu bir yanılsamadır. Büyük güçler; ekonomik entegrasyonu silah, tarifeleri baskı aracı, finansal sistemi zorlayıcı unsur ve tedarik zincirlerini istismar edilebilir kırılganlıklar olarak kullanmaktan çekinmemiştir.

Bu değerlendirmeler, Venezuela’da yaşananlar ve İran’da gelişecek süreçler düşünüldüğünde oldukça tanıdık gelmektedir.
Carney, Kanada, AB ve Asya ülkeleri gibi “orta ölçekli güçlerin” birlikte hareket etmesi gerektiğini belirterek, “Eğer masada değilseniz, menüdesiniz” uyarısında bulundu. Nitekim İran savaşı, küresel enerji, gıda ve mikroçip tedarik zincirlerinde yarattığı bozulmalar nedeniyle en çok bu ülkeleri etkilemektedir.
Davos’taki konuşma ironik biçimde ayakta alkışlanmıştır. Oysa Carney, aynı salonda bulunan Batılı elitlerin yıllardır savunduğu politikaları sert şekilde eleştirmiştir.
Bilişsel çelişkiler
Benzer şekilde, Rubio’nun Münih’teki konuşması da ayakta alkışlanmıştır. Bu durum, ancak psikiyatrinin açıklayabileceği bir siyasi bilmece olarak değerlendirilebilir. Zira Davos’ta Carney’i alkışlayan elitler ile Münih’te Rubio’yu alkışlayanlar büyük ölçüde aynı çevrelerdir, ancak iki konuşma birbirinin tam zıddıdır.

Batı dünyasında, özellikle Avrupa’da bu denli yüksek bir bilişsel çelişki nasıl ortaya çıkmıştır?
Carney ve Rubio mevcut dünya düzeninin sona erdiği konusunda benzer sonuçlara ulaşsa da, nedenlere ilişkin teşhisleri tamamen farklıdır.
Carney, liberal demokrasilerin ikiyüzlülüğü ve çifte standartlarının kendi meşruiyetlerini zayıflattığını savunurken; Rubio, komünistler, göçmenler, Müslümanlar ve Çin gibi unsurları aynı torbaya koyan, dış tehditlere dayalı bir anlatı kurmaktadır.
Teşhisler bu kadar farklıysa, uluslararası sistemde istikrarı yeniden sağlamak için önerilecek çözümler de doğal olarak farklı olacaktır.
İran krizi ve çifte standartlar
Batılı demokrasiler, İran’a yönelik hukuka aykırı saldırı karşısında bir kez daha Carney’nin eleştirdiği çifte standartları sergilemiştir.

11 Mart’ta BM Güvenlik Konseyi, Bahreyn tarafından sunulan ve İran’ın bölgesel saldırılarını kınayan bir kararı kabul etti. Ancak bu karar, İran’ın misilleme olarak hedef aldığı ülkelerden gelen İsrail-ABD saldırılarına tamamen sessiz kaldı. 15 üyeden 13’ü kararı desteklerken, Çin ve Rusya çekimser kaldı.
Buna karşın bir ay sonra daha dengeli bir yaklaşımın ortaya çıktığı görülmektedir. 7 Nisan’da Arap ülkelerinin Hürmüz Boğazı’nı açmak amacıyla İran’a karşı askeri müdahaleyi yetkilendirecek bir karar girişimi, Çin ve Rusya tarafından veto edilmiştir.
2011 Libya müdahalesinde olduğu gibi, uçuşa yasak bölge kararının rejim değişikliğine giden süreci meşrulaştırması örneğinin ardından, Rusya ve Çin bu tür bir riskin yeniden oluşmasına izin vermek istememiştir.

Bu nedenle, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına hukuki zemin oluşturabilecek bir karara destek vermekten kaçınmışlardır.
Zira; gelinen noktada Rubio gibi isimler artık, kurallara dayalı dünya düzeninin sona erdiğini kabul etmesiyle birlikte, sömürgeciliği yeniden canlandırmaktan açıkça bahsediyor.
