Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

Hürmüz “bombası” kimin tarafında patlayacak?

Adem KILIÇ – 13 Temmuz 2026

ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşın ilk günlerinden itibaren “görev tamamlandı”, “İran geri adım attı” ve “zafer kazanıldı” şeklindeki siyasi söylemleri, aradan geçen yaklaşık 4 aylık süre içerisinde sahadaki askeri tabloyla giderek daha fazla çelişmeye başladı.

Dün itibari ile ortaya çıkan tabloya bakıldığında, Washington’un siyasi söylemi ile Pentagon’un karşı karşıya bulunduğu stratejik gerçeklik arasında belirgin ve büyük bir mesafe oluşmuş durumda.

Çünkü savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflerin hiçbiri gerçekleştirilemedi ve İran rejimi, büyük hasarlar almasına rağmen en azından Hürmüz’de ve Hürmüz’e bağlı olarak masada ayakta kalmayı başardı.

İran’ın nükleer programı tamamen ortadan kaldırılamadı.

Tahran’ın balistik füze kapasitesi ve insansız sistem üretim altyapısı ağır hasar almasına rağmen tamamen devre dışı bırakılamadı.

Daha önemlisi ise İran, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki caydırıcılık kapasitesini kaybetmedi.

Dolayısıyla bugün tartışılması gereken konu, savaşın kimin kazandığı değil; ilan edilen hedeflerin hangilerine gerçekten ulaşıldığıdır.

Tam da bu nedenle Trump’ın “zafer” söylemi, askeri başarıdan çok iç politikaya yönelik siyasi bir anlatı olarak değerlendiriliyor.

Nükleer değil, Hürmüz

Savaşın ilk aşamasında temel tartışma İran’ın nükleer faaliyetleriydi.

Artık asıl belirleyici unsur ise İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik baskı kapasitesi haline geldi ve ABD’nin çaresizliği gün geçtikçe büyüyor.

Zira; İran açısından Hürmüz yalnızca bir deniz geçidi değil.

Burası aynı zamanda enerji piyasalarını, küresel enflasyonu, deniz ticaretini ve Batı ekonomilerini aynı anda etkileyebilecek en önemli jeopolitik kaldıraç olarak ortaya çıktı.

Tam da bu nedenle savaşın sonunda İran’ın gerçekten stratejik olarak yenildiğinden söz edebilmek için yalnızca nükleer tesislerin vurulmasının yeterli olmadığı, Hürmüz’ün iki taraf için de “varoluşssal” bir sorun haline geldiği görüldü.

Ve Hürmüz sorunu çözülmeden savaşın stratejik sonucun da ortaya çıkmayacağı aylardır bu köşede yazdığım üzere ortaya çıktı.

Çünkü İran’ın elinde hala küresel enerji akışını tehdit edebilecek mayın kapasitesi, kıyı konuşlu gemisavar füzeleri, sürü İHA konsepti, sürat tekneleri, vekil unsurlar ve dağınık ateş destek ağı bulunuyor ve bu yapı klasik anlamda büyük bir donanma gerektirmiyor.

Aksine maliyeti düşük ancak etkisi son derece yüksek asimetrik bir caydırıcılık modeli oluşturuyor.

ABD dünyanın en güçlü donanmasına sahip olabilir.

Ancak Hürmüz gibi dar, yoğun ve çok katmanlı tehdit ortamında askeri üstünlüğün otomatik olarak stratejik başarıya dönüşeceğinin garantisi bulunmuyor.

İşte bu nedenle bugün savaşın gerçek düğüm noktası bu satırlarda aylarca yazdığım üzere Hürmüz’dür ve bu, artık tüm analistlerin süreç boyunca defalarca “barış geldi” analizlerine rağmen net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Başka bir ifadeyle, çatışma yalnızca ateşkeslerle veya sınırlı operasyonlarla değil, Hürmüz’deki güç dengesinin nasıl şekilleneceğiyle anlam kazanacaktır.

Asimetrik savaş, maliyet dengesini değiştirdi

Savaşın ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan biri de modern savaş anlayışındaki değişim oldu.

ABD milyarlarca dolarlık hava savunma sistemleri, uzun üretim sürelerine sahip hassas mühimmatlar ve yüksek teknoloji platformlarıyla operasyon yürütürken;

İran çok daha düşük maliyetli ancak sürekli üretilebilen balistik füzeler, kamikaze İHA’lar, seyir füzeleri, elektronik harp yöntemleri ve dağınık komuta ağı üzerinden yıpratma stratejisi uyguladı.

Bu tablo, maliyet-etkinlik dengesini Washington açısından giderek zorlaştırdı.

Artık mesele yalnızca kaç hedefin vurulduğu değil; her vurulan hedef için ne kadar küresel etki maliyeti ürettiği merkezine yerleşmiş durumda.

Pentagon açısından da en önemli tartışmalardan biri tam olarak budur.

Zira paralel olarak; yüksek teknolojili sistemlerin düşük maliyetli asimetrik tehditlere karşı uzun süre aynı yoğunlukta kullanılmasının sürdürülebilir olup olmadığı artık daha fazla sorgulanıyor ve Körfez ülkelerinin tutumu da bunun sınırlarını gösterdi

Dolayısıyla Avrupa’dan Körfez’e kadar müttefiklerinin Hürmüz’de desteğini alamayan Washington’un askeri seçenekleri de, işte bu tüm dengeler ışığında beklenenden daha sınırlı hale geldi.

Sonuç

Gelinen nokta itibarıyla ortaya çıkan tablo, ne İran’ın kesin olarak mağlup edildiğini ne de ABD-İsrail ekseninin ilan ettiği hedeflere tam anlamıyla ulaştığını gösteriyor.

İran nükleer programından tamamen vazgeçmediği gibi, Hürmüz üzerindeki caydırıcılığını da kaybetmiş değil.

ABD ise hem Hürmüz’den vazgeçemeyeceği, hem de yeni ve çok daha kapsamlı bir Hürmüz harekatının küresel enerji piyasalarından deniz ticaretine, bölgesel istikrardan kendi askeri maliyetlerine kadar son derece ağır sonuçlar doğurabileceğini hesaplamak zorunda.

Bu nedenle Washington bugün iki zor seçenek arasında sıkışmış bulunuyor.

Yani; bir tarafta siyasi olarak “zafer” söylemini sürdürmek; diğer tarafta ise Hürmüz’deki İran caydırıcılığını kırmayı hedefleyen, sonucu önceden garanti edilemeyen çok daha riskli bir askeri tırmanışı göze almak.

Hürmüz, mevcut şartlarda savaşın askeri ve jeopolitik ağırlık merkezi olarak öne çıktı ve bu çıkmaz, artık sadece İran için değil ABD için de varoluşsal bir şart!

Kimsenin İnanmadığı “zafer” Söylemi mi Yoksa Hürmüz Savaşı mı?

Hürmüz Küresel Düzeni Nasıl Değiştirecek?

ABD ve İran Arasında Kalıcı Bir Mutabakat Neden Mümkün Değil?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER