ABD merkezli düşünce kuruluşlarından American Enterprise Insitute’de, ABD ile İran arasında varılan ateşkes ve müzakere sürecinin, Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni jeopolitik dengeler üzerindeki etkileri kapsamlı şekilde ele alındı.
Analizde, söz konusu anlaşmanın ABD-İran rekabetini sona erdirmekten ziyade geçici olarak dondurduğu, savaşın ortaya çıkardığı bölgesel ve küresel sonuçların ise kalıcı etkiler üretmeye devam edeceği değerlendirmesi yapıldı. Özellikle İran’ın stratejik yönelimi, Hürmüz Boğazı’nın geleceği, Körfez ülkeleri arasındaki güç mücadelesi ve ABD’nin bölgedeki konumuna ilişkin önemli tespitlere yer verildi.
Analizde ayrıca; savaş sonrası dönemde Körfez güvenlik mimarisinin nasıl şekillenebileceği, İran’ın nükleer programı etrafında oluşabilecek yeni kriz dinamikleri, Körfez ülkelerinin dengeleme stratejileri ve ABD’nin küresel liderlik kapasitesine yönelik ortaya çıkan meydan okumalar hakkında değerlendirme ve öngörüler paylaşıldı.
İşte American Enterprise Insitute’de yayınlanan analiz:
Barış anlaşmaları hiçbir zaman kolay değil ve açıklanan ABD-İran anlaşmasına giden süreç, bazı sürprizler barındırabilir.

Bu mutabakatın nihai hale geldiği varsayıldığında, Orta Doğu’yu yeniden şekillendiren bir savaşı sona erdirecek ama ayrıca da, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte küresel piyasalardaki baskıyı da hafifletme ptansiyeline sahip.
Ancak özünde bu anlaşma bir sonuçtan çok bir ara dönem anlamına gelmektedir.
Zira anlaşma, ABD ile İran arasındaki mücadeleyi sona erdirmek yerine onu kurumsallaştıracak ve kalıcı hale getirecektir. Ayrıca savaşın tetiklediği bölgesel ve küresel değişimleri de geri çevirmeyecektir. Bu değişimlerin önemli bir kısmı ise ABD açısından ciddi meydan okumalar içermektedir.

Washington ile Tahran’ın son iki ay boyunca yoğun müzakereler sonucunda oluşturduğu “mutabakat zaptı” temelinde şekillenen anlaşma, mevcut savaşı sona erdirmeye yönelik oldukça minimalist bir yaklaşımı temsil etmektedir. İlk aşamada tüm cephelerde kırılgan bir ateşkes sağlayacak, tarafların Hürmüz üzerindeki karşılıklı abluka uygulamalarını kaldırmasını gerektirecek ve muhtemelen İran’a sınırlı düzeyde yaptırım rahatlaması sunacaktır.
Buna karşılık İran’ın nükleer programının geleceği ve ABD yaptırımlarının genel mimarisi gibi kritik meseleler sonraki müzakere süreçlerine bırakılacaktır. Anlaşma, İran’ın uzun süredir bölgesel güvenliği tehdit eden balistik füze kapasitesi ve Hizbullah gibi vekil güçleri konusunda da kayda değer bir çözüm sunmamaktadır. Dolayısıyla tarafların kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılayan bu düzenleme, onlarca yıldır devam eden daha geniş ABD-İran rekabetini yatıştırmaktan uzaktır.
İran’ın stratejik yönelimi ve yeni çatışma riski
Savaş, Orta Doğu’dan ABD’yi çıkarmayı stratejik hedef olarak benimseyen İran rejimini hem yıpratmış hem de cesaretlendirmiş görünmektedir. Hatta mevcut tablo, rejimin daha da radikalleştiğine işaret etmektedir.

İran’daki sertlik yanlıları, rejimin ayakta kalmasını ve ABD’nin yoğun baskısına karşılık verebilmesini, Washington’a karşı verilen uzun mücadelenin tarihi bir başarısı olarak sunacaktır.
Doğrudur ki İran yönetimi artık biriken iç toplumsal hoşnutsuzlukla yüzleşmek zorundadır. Ancak geçmişte benzer hareketleri sert biçimde bastırma konusunda hiçbir çekince göstermemiştir. Bu nedenle rejimin önümüzdeki dönemde füze kapasitesini ve vekil aktör ağını güçlendirmeye odaklanması beklenmektedir.
Ayrıca Tahran’ın nükleer müzakerelerde daha katı bir tutum benimsemesi muhtemeldir. ABD ve İsrail tarafından defalarca hedef alınan bir rejim açısından nükleer silahların sağlayacağı caydırıcılık artık daha değerli görülebilir. Bu nedenle mevcut çatışma sona erdiği anda bir sonraki ABD-İran krizine giden sürecin de başlaması ihtimal dahilindedir.
Hürmüz boğazı üzerindeki kalıcı belirsizlik
Bu savaşın geride bırakacağı ikinci karmaşık miras, Hürmüz Boğazı’nın ne tamamen kapalı ne de tam anlamıyla açık olduğu bir düzen olacaktır.

Çatışmaların sona ermesiyle birlikte boğazdaki trafik artacaktır; çünkü küresel ekonominin Körfez enerji kaynaklarına olan ihtiyacı son derece yüksektir. Ancak İran, coğrafyanın kendisine büyük bir stratejik kaldıraç sağladığını keşfetmiştir. Bu nedenle Tahran’ın gelecekte, hatta yaklaşan nükleer müzakereler sırasında dahi, ABD üzerinde baskı oluşturmak amacıyla Hürmüz üzerindeki etkisini kullanması beklenebilir.
Bu savaş, deniz ulaştırma serbestisinin geleceğini belirsizliğe sürükleyen son dönemdeki gelişmelere bir yenisini eklemiştir. Hürmüz’ün geleceğine ilişkin bu belirsizlik aynı zamanda Körfez ülkelerini alternatif enerji nakil hatları geliştirmeye, yeni boru hattı projeleri oluşturmaya ve boğaza olan bağımlılıklarını azaltmaya zorlayacaktır.
Körfez’de yeni güç dengeleri
Savaş aynı zamanda Arap Yarımadası’nın jeopolitik yapısını da yeniden şekillendirmiştir.

Daha savaş başlamadan önce bile Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen’den Afrika Boynuzu’na kadar uzanan geniş coğrafyada nüfuz mücadelesi yürütüyordu. İran’a karşı yürütülen savaş ise bu rekabeti daha da derinleştirmiştir.
BAE, İran’ın misillemelerinin büyük bölümünü üstlenirken Körfez’deki komşuları tarafından yalnız bırakıldığını hissetmiştir. Abu Dabi’nin anlamlı destek alabildiği aktörler yalnızca İsrail ve ABD olmuştur. Bu durum uzun süredir hazırlıkları yapılan önemli bir adımı hızlandırmış ve BAE’nin OPEC’ten ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu karar ise Suudi Arabistan’ın Mısır’dan Katar’a kadar uzanan bir hatta BAE etkisini dengelemek amacıyla karşı ittifaklar oluşturma çabalarını artırabilir. Sonuç olarak Arap Yarımadası, dirençli ve öfkeli bir İran gerçeğiyle baş etmeye çalışırken jeopolitik açıdan parçalanma sürecine girmektedir.
ABD’ye güven ve güvensizlik ikilemi
Savaşın ortaya çıkardığı dördüncü dinamik ise dengeleme ve risk dağıtma davranışlarının hız kazanmasıdır. Çünkü ABD gücü aynı anda hem vazgeçilmez hem de güvenilmez görünmektedir.

İran’a yönelik ilk hava harekâtı, ABD-İsrail ortaklığının etkileyici askerî kapasitesini ortaya koymuştur. Savaşın seyri, Körfez ülkelerinin İran’ın füze ve İHA tehditlerine karşı korunabilmeleri için ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ile daha derin iş birliğinin en etkili yöntem olduğunu göstermiştir.
Ancak çatışmalar aynı zamanda ABD’nin öngörülemezliğini ve coğrafyanın değişmeyen gerçeklerini de ortaya koymuştur. Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Bahreyn liderleri muhtemelen Washington’ın savaşa Hürmüz’ü koruyacak veya İran misillemelerini etkisiz hale getirecek yeterli planlama olmaksızın girdiğini not etmişlerdir. Topraklarındaki Amerikan üsleri İran saldırılarının doğal hedefleri haline gelmiştir.
İran’a olan coğrafi yakınlık, Körfez ülkeleri açısından İran gücünü kaçınılmaz bir gerçeklik haline getirmektedir. Bu nedenle söz konusu ülkeler uzun vadede Tahran ile kendi yumuşama veya gerilimi azaltma süreçlerini geliştirmeye yönelebilirler. Hatta Washington’ın en yakın ortakları bile ABD’nin tutarsızlığına karşı bir güvence oluşturmak amacıyla alternatif ortaklıklar arayacaktır.
BAE için İsrail, Suudi Arabistan için ise Pakistan bu tür seçenekler arasında öne çıkabilir.
Küresel ölçekte ABD gücünün aşınması
Bu çatışmanın son ve en önemli mirası ise ABD’nin küresel gücünü zayıflatmış olmasıdır.

Savaşın başlangıcında İran’a karşı başarılı bir harekâtın, Rusya ve Çin’in önemli bir stratejik ortağını zayıflatarak, küresel enerji piyasalarını yeniden şekillendirerek ve Pentagon’un benzersiz güç projeksiyon kabiliyetlerini sergileyerek ABD’nin küresel konumunu güçlendirebileceği umuluyordu. Ancak uzun süren ve karmaşık hale gelen çatışma çok farklı sonuçlar doğurmuştur.
Savaş, ABD ordusunun kronik aşırı yayılım sorununu daha da ağırlaştırmış; hazırlık seviyelerini ve mühimmat stoklarını tüketmiştir. Ayrıca NATO içerisinde ciddi suçlamalara ve karşılıklı eleştirilere yol açarak transatlantik krizi derinleştirmiştir. Donald Trump’ın bir yandan savaş suçu tehdidinde bulunurken diğer yandan barış anlaşmalarını övmesi, ABD’nin büyük bir jeopolitik krizi yönetmek yerine savrulduğu yönünde yaygın bir algı oluşturmuştur.
Çatışmanın karmaşık sonuçları önümüzdeki yıllarda da ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını tüketmeye devam edebilir. Bu açıdan bakıldığında Trump’ın savaşı, Amerika’nın Orta Doğu’daki maliyetli çatışmalardan kurtulmak istemesine rağmen kendisini sürekli olarak bu sorunlu fakat hayati önemdeki bölgenin içinde bulduğunu gösteren yeni bir hatırlatma niteliğindedir.
