ABD’nin önde gelen yayın organlarından The National Interest’te, 2025–2026 döneminde yaşanan ABD/İsrail–İran çatışmasının sona erme biçimi ve bunun Orta Doğu güç dengelerine etkilerini tarihsel bir paralellik üzerinden değerlendiren bir analiz yayınlandı.
Analizde, İran savaşı ile Yom Kippur Savaşı’nın sona erme dinamikleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunduğu belirtilirken, ABD’nin her iki süreçte de çatışmayı sonlandıran ve nihai siyasi çerçeveyi belirleyen ana aktör olarak öne çıktığı vurgulandı. Çatışmanın mevcut aşamasının, ABD–İsrail ilişkilerinin sınırlarını yeniden görünür kıldığı ifade edildi.
Savaşın geleceğine ilişkin değerlendirmelerde ise üç temel başlığa dikkat çekildi: İran’ın nükleer kapasitesinin akıbeti, Körfez enerji güvenliği ve yeni bölgesel güvenlik mimarisinin şekillenmesi ile İran rejiminin iç siyasi dayanıklılığı. Analizde ayrıca, ateşkes sürecinin çatışmayı çözmekten ziyade erteleyen bir karakter taşıdığı ve bölgesel istikrarsızlığın farklı biçimlerde devam etme ihtimalinin güçlü olduğu değerlendirmesine yer verildi.
İşte The National Interest’de yayınlanan analiz:
Yom Kippur Savaşı’nın sona ermesi, 2025–2026 İran–İsrail–Amerika çatışmasının sonlanma biçimiyle dikkat çekici ölçüde benzeşmektedir.

Ancak Orta Doğu’nun büyük güçlerinin asla tam olarak öğrenemediği bir gerçek var.Tarih birebir tekrar etmez.
1973 Ekim ateşkesini 2025–2026’daki kırılgan İran savaşıyla ayıran 53 yıl, buna rağmen ABD–İsrail “özel ilişkisi”nin garip geometrisini bilenler için rahatsız edici bir aşinalık üretmektedir.
Washington’un dostluğu her zaman gerçek olsa da, ince yazılmış istisnalarla doludur.
1973 mekaniği
1973 Ekim’inde İsrail zırhlıları Süveyş Kanalı’nın batı yakasında Mısır’ın Üçüncü Ordusu’nu kuşatmışken ve Golda Meir hükümeti kesin bir askerî darbeye hazırlanırken, United States müdahale etti.

Henry Kissinger, “yapıcı muğlaklık” olarak tanımlanabilecek bir diplomasiyle ateşkesi zorladı ve kuşatılmış Mısır birliklerini çöküşten kurtardı. Bu süreçte ABD, kendisini bölgenin vazgeçilmez arabulucusu konumuna yerleştirdi.
Israel ateşkesi istemeyerek kabul etti; çünkü Amerikan hava köprüsü Operation Nickel Grass İsrail’i Washington’a bağımlı hâle getirmişti. Mühimmat sağlayan taraf, kaçınılmaz olarak operasyonel kararlar üzerinde veto gücü elde eder.
2025-2026 dinamiği
Beş on yıl ileri sarıldığında, 2025 Haziran’ında İsrail ve ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine yönelik 12 günlük hava saldırılarının ardından Donald Trump sosyal medya üzerinden ateşkesi ilan etti.

Washington kendi hedefi olan İran nükleer kapasitesini zayıflatma sonucuna ulaştığı için tatmin olmuştu. Ancak Israel, tamamlanmamış hedefleri nedeniyle isteksizdi ve ateşkese ancak fiilen uymak zorunda kaldı.
2026 Şubat’ında çatışma yeniden alevlendi ve ardından Nisan ayında Pakistan arabuluculuğuyla yeni bir ateşkes sağlandı. Bu süreçte İsrail’in tercihleri ile ABD’nin stratejik öncelikleri arasındaki fark daha görünür hâle geldi.
Değişmeyen yapı
1973 ile 2025–2026 arasındaki farklar önemlidir. 1973’te İsrail saldırıya uğramıştı; ABD onu kurtarmak için devreye girmişti. 2025–2026’da ise ABD ve İsrail birlikte saldırı düzenleyen taraftı.

Ancak yapısal ilişki değişmedi: Washington hem düşmanı hem de müttefiki yönetmek zorunda kaldı. Stratejik hedefler kriz anında örtüşse bile, savaşın son aşamasında ayrışmaktadır.
United States için İsrail’in askerî başarısı bir “nihai sonuç” değil, diplomatik kaldıraç aracıdır. Israel için ise aynı başarı, çoğu zaman Washington’un sınır koyduğu bir çerçeveye dönüşmektedir.
Sonuç ve çıkarım
Camp David Anlaşmaları, 1973 sonrası sürecin doğrudan sonucudur ve bölgedeki en önemli diplomatik kırılmalardan biri olmuştur. Bu süreç, ABD’nin müdahalesinin yalnızca çatışmayı bitirmediğini, aynı zamanda yeni bir bölgesel düzen kurduğunu göstermiştir.

2025–2026 İran çatışmasının ardından oluşan tablo da benzer şekilde belirsizdir. İran’ın nükleer programı zarar görmüş, rejim ayakta kalmış ve bölgesel gerilim donmuş ama çözülmemiştir. Iran tarafında Ali Khamenei sonrası yeni liderlik yapıları konuşulurken, savaşın temel soruları çözülmeden kalmıştır.
Sonuç olarak ABD–İsrail ilişkisi, duygusal değil yapısal bir bağımlılık içermektedir. ABD, İsrail’i hayatta tutacak gücü sağlar; ancak her savaşı İsrail’in istediği şekilde bitirmesine izin vermez.
Israel için temel gerçek değişmemektedir: askerî olarak güçlü, diplomatik olarak bağımlı ve varoluşsal ihtiyaçları ile büyük gücün izin verdiği sınırlar arasında sıkışmış bir aktör.
