Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

İran savaşı sonrası bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi ve yeniden şekillenen Körfez doktrini. Körfez’deki Amerikan güvenlik şemsiyesi nasıl çöktü?

İran savaşı sonrası bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi ve yeniden şekillenen

Brüksel merkezli düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment’de, İran-İsrail savaşı sonrasında Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisi, ABD’nin bölgedeki rolü ve Körfez’in yeni bölgesel düzen arayışının değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.

Analizde, Körfez monarşilerinin uzun yıllardır güvenliklerini ABD korumasına dayandırdığı ancak İran savaşıyla birlikte bu yaklaşımın ciddi şekilde sorgulanmaya başlandığı vurgulanırken, Washington’ın bölgeyi istikrara kavuşturan değil, aksine yeni güvenlik riskleri üreten bir aktöre dönüştüğü ifade edildi.

Analizde ayrıca; Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin giderek daha koordineli hareket ettiği, Katar’ın İran ile ABD arasında kritik bir diplomatik kanal olarak öne çıktığı ve Türkiye ile Pakistan’ın da dahil olduğu bölgesel aktörlerin diplomatik çözüm çabalarına önemli katkılar sunduğu belirtildi. Körfez ülkelerinin bundan sonraki süreçte İran ile ekonomik ve siyasi angajmanı artırarak, ortak hareket eden bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa etmelerinin hem bölgesel istikrar hem de yeni Ortadoğu düzeninin şekillenmesi açısından kritik önemde olduğu değerlendirildi.

İşte Carnegie Endowment’da yayınlanan analiz:

Körfez monarşileri yaklaşık 30 yıl boyunca güvenliklerini tek bir varsayım üzerine inşa etti: Amerika Birleşik Devletleri onları koruyacaktı.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, bu varsayımı tarihe gömdü.

Körfez’e yayılmış Amerikan üsleri, bölge devletlerini hiçbir zaman tercih etmedikleri bir çatışmadan koruyamadı. Aksine onları hedef haline getirdi. İran, Tel Aviv’e veya Washington’a kolaylıkla ulaşamadığı için menzili içerisindeki daha yumuşak hedeflere yöneldi ve darbelerin yükünü Körfez ülkeleri taşıdı.

Böylece eski güvenlik düzenlemesinin gerçekte neye dönüştüğü ortaya çıktı.

Trump bir savaşı başlatabileceğini gösterdi ancak onu sona erdiremedi. Sabırsızlığı, övgüye olan düşkünlüğü ve İsrail lobisi ile Körfez lobisi arasında sürekli gidip gelmesi, herhangi bir çözümün gerektirdiği sabırlı müzakere sürecini yürütmesini imkânsız hale getirdi.

Sonuç olarak Körfez ülkelerinin yıllardır yönetilebilir hale getirmeye çalıştığı İran daha da güçlendi ve Washington, ortaklarına eskisinden daha fazla risk bıraktı. Koruyucu olması gereken aktör, tehdidin kaynağına dönüştü.

Washington açısından bu devletlerin ne ifade ettiğini hatırlamak gerekir.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Körfez monarşileri Amerikan gücüne katkı sağlayan aktörlerdir. ABD filolarına ev sahipliği yaparlar, Amerikan silahları satın alırlar, üslerin finansmanını sağlarlar, trilyonlarca dolarlık doğrudan yatırım gerçekleştirirler ve artık sürdürmekte zorlandığı bölgesel hegemon görüntüsünü Washington’a kazandırırlar.

Yaklaşık üç yıl boyunca bölgesel barışı bozan taraf İsrail olmuş, bunun maliyetini ise Körfez ülkeleri üstlenmişti. Bu kez düzeni bozan Amerika oldu. Ancak faturanın adresi yine Riyad, Doha ve Abu Dabi oldu.

Arap Baharı döneminde olduğu gibi Körfez ülkeleri yeniden kendi bölgelerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. Çünkü Amerika bir kez daha beklentileri karşılayamadı.

Boşluğun doldurulması

Tepki bir anda ortaya çıkmadı ve tek bir başkentten de gelmedi. İlk aşamada Körfez ülkeleri farklı seslerle konuşuyor, birbirinden farklı pozisyonlar alıyordu.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Umman, İran’ı çok taraflı diplomasi yoluyla dengelemeye çalıştı. Abu Dabi’de ise Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid tam tersini savunuyor, komşularını Tahran’a karşı caydırıcılığı yeniden tesis edecek bir askerî kampanyaya katılmaya ikna etmeye çalışıyordu.

Suudi Arabistan ve Katar bu yaklaşımı reddetti. Hiçbiri, özellikle de İsrail’in şekillendireceği bir bölgesel vizyonun küçük ortağı olmak istemiyordu.

Şahin politikanın sonuç vermemesi üzerine daha sessiz bir strateji öne çıktı. BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnun bin Zayid uzun süredir çatışma yerine karşılıklı bağımlılığın ve iç içe geçmiş ilişkilerin istikrara giden en güvenilir yol olduğunu savunuyordu. Riyad ve Doha zaten bu görüşe yakındı.

Böylece caydırıcılık dili yerini angajman ve karşılıklı bağımlılık söylemine bıraktı. Bunun temel nedeni karşı karşıya olunan aktörün niteliğiydi.

İran, neredeyse sınırsız ölçüde baskı ve yıkımı absorbe edecek şekilde yapılandırılmış bir devlettir. Körfez ülkeleri çatışmanın etkilerine dayanabileceklerini gösterdi ancak dayanıklılık üzerine inşa edilmiş bir rakibe karşı bombardıman yoluyla kalıcı caydırıcılık oluşturamayacaklarını da gördü.

Katar’ın arabulucu rolü

Bu süreçte Katar kilit aktör haline geldi. Doha hem Washington hem de Tahran ile konuşabilen ve her iki tarafta da belirli ölçüde güven tesis etmiş nadir başkentlerden biri olarak öne çıktı.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

İslamabad görüşmelerinin ilk turu başarısızlıkla sonuçlandığında sürecin tamamen çökmesini engelleyen taraf Katar oldu. Doha ile Tahran arasında yoğun bir diplomatik trafik yürütüldü. Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ise Trump yönetimiyle sürekli temas halinde kaldı.

Doha ulaşılması henüz mümkün görünmeyen büyük bir anlaşmanın peşinden gitmek yerine küçük adımlar diplomasisini tercih etti. Masadaki mutabakat zaptı mütevazı bir çerçeve sunuyor ve daha kapsamlı bir anlaşmaya dönüşmesi haftalar hatta aylar alabilir.

Bununla birlikte deniz ticaret yolları ve tedarik zincirleri üzerindeki baskıyı azaltıyor ve bölgenin uzun süredir eksikliğini hissettiği en önemli unsuru sağlıyor: Diplomatik ivme.

Bu ivmenin oluşabilmesi için Müslüman ülkelerin aynı yönde hareket etmesi gerekiyordu. Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar; sabırsız bir Amerikan başkanını, yavaş ve gösterişsiz görünse de diplomasinin çıkmazdan kurtulmanın tek yolu olduğuna ikna etmekte rol oynadı.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

İsrail ise bu süreci sabote etmeye çalıştı. Müzakereler her ilerleme kaydettiğinde Lübnan’da tansiyon yükseldi. Katar ve Pakistan’a yönelik bilgi operasyonları devreye sokuldu.

Dikkat süresi kısa olan bir başkan açısından, güçlü ve sesini duyurabilen İsrail yanlısı ağların ürettiği söylemler karar alma süreçlerini etkileyebilirdi. Ancak bu girişimleri etkisiz hale getiren unsur Körfez birliği oldu. Uzun bir aradan sonra Körfez’in “büyük üçlüsü” aynı dili konuşmayı başardı.

Abu Dabi’nin pragmatik çizgiye yönelmesiyle Suudi Arabistan, Katar ve BAE artık birbirleriyle rekabet eden dış politikalar izlemiyordu. Böylece İsrail’in geleneksel “böl ve yönet” stratejisinin işleyeceği bir zemin kalmadı.

Bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi

Körfez’in unutmaması gereken temel ders budur. Bölge, yöneticilerinin tercih edip etmemesinden bağımsız olarak tek bir güvenlik sistemidir. Körfez’deki bir devlete yapılan saldırı, fiilen tüm Körfez’e yapılmış bir saldırıdır.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Ekonomiler, su yolları ve toplumlar birbirine o kadar bağlıdır ki komşusu yanarken hiçbir ülkenin tek başına refah içinde yaşaması mümkün değildir. Coğrafyanın mahkûmu olan bu devletleri zaman zaman ortak çıkarlar ve değerlerden çok coğrafi gerçeklik bir arada tutmaktadır.

Bu gerçek rahatsız edici bir sonuca işaret ediyor: Körfez’in İran ile işleyen bir ilişkiye ihtiyacı vardır ve bunu yalnızca caydırıcılıkla sağlamak mümkün değildir. Caydırıcılık; ekonomik, ticari ve finansal karşılıklı bağımlılıkla desteklenmelidir.

Tahran ile yoğun ekonomik bağlar kurmuş birleşik bir Körfez, İran Devrim Muhafızları için alınabilecek en ciddi caydırıcı mesaj olacaktır. Çünkü böyle bir durumda Körfez’e yönelik bir saldırı, aynı zamanda İran’ın kendi ekonomik yaşam hatlarına yönelik bir saldırıya dönüşecektir.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Bu yaklaşım aynı zamanda Washington’ın sürece bağlı kalmasını sağlamanın en etkili yollarından biridir. Yaptırımların kaldırılmasıyla oluşacak barış ortamı İran’ın yeniden inşasını mümkün kılacak, yeniden inşa süreci ise hem Trump yönetimi hem de Trump Organizasyonu için cazip ekonomik fırsatlar yaratacaktır.

Körfez ülkeleri bu sürecin giriş kapısı olabilirken Amerikan şirketleri de bundan önemli kazanç sağlayabilir. Diplomasi, Trump’a ekonomik getirisi olan bir barış projesi olarak sunulabilirse Tel Aviv’den gelen baskıların etkisi azaltılabilir.

Yeni Körfez doktrini

Bu gelişmelerden çıkarılması gereken temel ders, Körfez İşbirliği Konseyi’nin sahip olduğu kabiliyetleri, ağları ve nüfuzu birleştirerek bölgesel düzeni şekillendirebileceğidir. Bu durum, İsrail’in bölgesel hegemonya tahayyülüne rağmen geçerlidir.

Carnegie Endowment: Amerikan güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Kritik anlarda tek sesle konuşabilen ve dış baskılar karşısında iç anlaşmazlıklarını ikinci plana atabilen bir koalisyon; bölgesel barış ve güvenliğin sorumluluğunu üstlenebilir. Bu, küresel süper güçlerin ilgisinin azaldığı ve bölgenin iki dışlanmış aktörü olan İsrail ile İran’ın kendi çıkarlarının peşinde koştuğu bir ortamda dahi mümkündür.

Modern tarihinin büyük bölümünde Körfez ülkeleri kaderlerinin başkaları tarafından belirlenmesini bekledi. Bu rolü sırasıyla Washington, Tahran ve Tel Aviv üstlendi.

Son savaş, bu bağımlılığın maliyetini ve ortak hareket etmenin sağlayacağı kazancı açık biçimde ortaya koydu.

Artık geriye tek bir soru kalıyor: Körfez ülkeleri çevrelerindeki düzeni kolektif biçimde şekillendirmeye hazır mı, yoksa başkalarının tek taraflı olarak şekillendirdiği bir düzene uyum sağlamak zorunda mı kalacak?