ABD’nin önde gelen yayın organlarından The National Interest’de, Türkiye’nin coğrafi konumu, mevcut enerji altyapısı ve bölgesel etkisi sayesinde, Avrupa’nın enerji güvenliğini yeniden şekillendirebilecek güce sahip olduğuna dair dikkat çekici bir analiz yayınlandı.
Türkiye’nin Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlayan yeni bir kara enerji koridorunun merkezinde yer alabileceğine dikkat çekilen analizde, Ankara’nın yalnızca enerjinin transit geçiş güzergâhı olan bir ülke olmaktan çıkarak, kıtasal ölçekte enerji akışlarının işletmecisi, kuralları belirleyen aktörü ve ticari merkezi haline gelebileceği değerlendirmesi yapıldı.
Analizde ayrıca, Türkiye’nin mevcut altyapısı, coğrafi konumu ve bölgesel nüfuzu sayesinde enerji transit ülkesi olmanın ötesine geçerek Avrasya ile Avrupa arasındaki enerji akışlarının düzenlenmesinde karar verici bir merkez haline geldiği, böylece Ankara’nın bölgesel güç mimarisindeki konumunu yeniden tanımlayabileceği öngörüsüne yer verildi.
İşte The National Interest’de yayınlanan analiz:
Türkiye coğrafyası, altyapısı ve bölgesel etkisi; dört büyük enerji havzasını birbirine bağlayan yeni bir kara koridoru üzerinden Avrupa’nın enerji güvenliğini yeniden şekillendirebilecek bir konuma sahip olduğunu gösteriyor.

Türkiye, onlarca yıldır kendisini Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında bir enerji köprüsü olarak konumlandırıyor.
Eğer Türkiye, nihayet dünyaya Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığın aşılmasını sağlayacak bir çözüm sunabilirse, bunun ekonomik ve stratejik getirisi olağanüstü büyük olacaktır.
Dört deniz girişimi enerji rotalarını yeniden çizebilir
Dört Deniz Girişimi, Hürmüz Boğazı krizine karşı geliştirilecek altyapısal çözümün kilit ülkesi olarak Türkiye’yi öne çıkarıyor.
Fikir basit: Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz, dünyanın en önemli enerji coğrafyaları arasında yer alıyor. Ancak bu havzalar hâlâ büyük ölçüde eski siyasi bölünmelerin şekillendirdiği ikili anlaşmalar ve altyapı sistemleri üzerinden birbirine bağlanıyor. Üstelik bu sistemler savaş ve abluka risklerine karşı da son derece kırılgan.

Dört Deniz Girişimi, bu dört havzayı Suriye ve Türkiye üzerinden birbirine bağlayan bir kara enerji ve altyapı koridoru oluşturmayı öngörüyor. Bu koridor; Körfez, Irak, Hazar ve Doğu Akdeniz kaynaklı enerjiyi, yüksek gelir potansiyeline sahip Avrupa pazarlarına taşıyacak.
Türkiye açısından bu gelişme, Ankara’nın uzun süredir aradığı rolün ortaya çıkması anlamına geliyor. Türkiye artık yalnızca enerjinin içinden geçtiği bir ülke olmakla kalmayacak; kıtasal ölçekte bir enerji yeniden dağıtım sisteminin işletmecisi, kurallarını belirleyen aktörü ve ticari merkezi hâline gelebilecek.
Bu gündem belirleyici rolün temelinde projenin mutlak ölçeği yatıyor. Tam kapasiteyle çalışması hâlinde Dört Deniz koridorunun Akdeniz ve Avrupa pazarlarına günlük yaklaşık 3 ila 4 milyon varil petrol ile yıllık 40 ila 50 milyar metreküp gaz taşıması öngörülüyor.
Bir ağ olarak değerlendirildiğinde bu sistem, ölçek bakımından Nord Stream ile rekabet edebilecek bir kapasiteye ulaşabilir. Suriye-Türkiye koridorunu küresel enerji rotalarının birinci ligine taşıyacak bu yapı; Körfez petrolünü, Irak ihracatını, Hazar gazını ve Doğu Akdeniz kaynaklarını tek bir kara sistemi içerisinde birleştirebilir.
Türkiye için zamanlama neden değişti
Bu proje; Esed sonrası Suriye’de oluşan yeni açılım, Ukrayna savaşı nedeniyle Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına alternatif arayışı ve Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb ve Süveyş gibi deniz geçiş noktalarında artan güvenlik sorunları sayesinde artık daha mümkün hâle geliyor.

Bu su yollarında yaşanan her kriz, enerji ithalatçısı ülkeleri deniz yoluyla tedarikin kara boru hatlarına kıyasla daha az güvenilir olduğu konusunda yeniden uyarıyor. Sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) fiyatlarında yaşanan her şok ise Avrupa’ya esnekliğin maliyetinin yüksek olabileceğini hatırlatıyor. Bu durumdan Rusya gibi hasım üreticiler ise önemli ekonomik kazanımlar elde ediyor.
Türkiye hâlihazırda Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattına, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı’na (TANAP) ve Trans Adriyatik Boru Hattı’na (TAP) sahip. Bu nedenle Türkiye, Hazar enerjisinin batıya taşınmasında zaten vazgeçilmez bir konumda bulunuyor. Ceyhan da küresel ölçekte önem taşıyan bir Akdeniz enerji varlığı hâline gelmiş durumda.
Bir sonraki adım ise Gaziantep, Kilis ve kuzey Suriye ile olan sınır bölgelerinin geleceğin altyapı geçiş kapıları hâline gelmesi olabilir. Dört Deniz ağının merkezinde yer alan İstanbul ise enerji lojistiği, finans, dijital bağlantı ve eğitim alanlarında başlıca bölgesel merkez konumuna yükselebilir.
Türkiye’nin stratejik ve ekonomik fırsatı
Dört Deniz Girişimi kapsamında Suriye’de rehabilite edilecek altyapı, kuzey sınırında Türkiye’nin sistemlerine bağlanacak ve ardından enerjiyi Ceyhan, TANAP, TAP ve Avrupa’daki tüketicilere taşıyacak.

Körfez-Akdeniz koridoru, Körfez üreticilerine Suriye’deki Banyas Akdeniz limanına ulaşan bir kara güzergâhı sağlayacak. Irak-Suriye koridoru da yine Banyas’a uzanarak Irak enerjisinin yalnızca Basra ve Hürmüz Boğazı’na bağımlı kalmadan batıya taşınması fikrini yeniden canlandıracak.
Hazar-Anadolu koridoru ise Azerbaycan gazını ve potansiyel olarak Türkmen gazını daha geniş bir enerji ağına entegre edecek. Böylece Orta Asya’nın derinliklerinden gelen enerji, istikrarsız ve düşmanca coğrafyalardan kaçınarak küresel pazarlara ulaştırılabilecek.
Arap Gaz Boru Hattı da Mısır ve Doğu Akdeniz gazını bu enerji karmasına ekleyecek.
Her durumda coğrafi olarak belirleyici konumda bulunan ülke Türkiye. Ancak Avrupa Birliği ve Beyaz Saray’ın da dahil olduğu girişimin yönetişim yapısı, özel ve kamu şirketlerinin üstleneceği ticari çalışmalarla birlikte Ankara’ya kalıcı bir karar alma etkisi sağlayabilir.

Bu etki; BOTAŞ üzerinden, İstanbul merkezli bakanlık diplomasisi aracılığıyla, NATO üyeliği sayesinde, Türk mühendislik ve inşaat şirketleri üzerinden, Türk limanları ve terminalleri aracılığıyla ve Türkiye’nin finansman mimarisine katılımıyla ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Dört Deniz Bakanlar Forumu’nun İstanbul’da düzenlenmesi planı, bölgenin en kritik enerji koridorunun fiilî merkezinin de İstanbul olacağı anlamına geliyor.
Ankara için ekonomik getiriler
Türkiye transit gelirleri elde edecek, altyapı yatırımlarını artıracak, Avrupa karşısındaki pazarlık gücünü güçlendirecek ve Ankara’nın enerji ithalatındaki kırılganlığını azaltacak.

Bunun yanı sıra Türk şirketlerine Suriye’nin yeniden inşasında ön sıralarda yer alma imkânı sağlayacak. Boru hatları, enerji santralleri, yollar, ölçüm istasyonları, limanlar, sanayi bölgeleri ve zamanla dijital ve elektrik koridorları, Türk şirketlerinin faaliyet gösterebileceği başlıca alanlar olacak.
Türkiye, Suriye’nin çöküşünün ağır bir bedelini ödedi: Güvenlik ve terör tehditleri, mülteci baskısı, kesintiye uğrayan ticaret ve güney sınırı boyunca devam eden istikrarsızlık.
Bu nedenle Türkiye’nin yeniden inşadan ekonomik ve stratejik fayda sağlaması doğaldır. Dahası, enerji üretimi ve transit geçişlerden gelir elde edebilen bir Suriye’nin elektrik hizmetlerini, kamu hizmetlerini ve istihdamı yeniden tesis etme ihtimali daha yüksek olacaktır.
Bu durum, Türkiye’nin doğrudan ulusal ve ticari çıkarlarıyla örtüşmektedir.
İlk adımlar ve önemli sınamalar
İlk işaretler şimdiden görülüyor. Türkiye, Kilis üzerinden Suriye’ye Azerbaycan gazı sağlamaya başladı. Bu gelişme, modelin pratik bir uygulamasını ortaya koyuyor: Hazar enerjisi, Türk altyapısı, Suriye’nin toparlanması ve Katar desteği aynı yönde hareket ediyor.

Bugün sınırlı bir düzenleme olarak var olan bu sistemin, çok daha büyük bir bölgesel mimarinin ilk uygulama örneğine dönüşmesi hedefleniyor.
Ancak riskler de mevcut.
Boru hatları saldırıya uğrayabilir. Suriye kurumları hâlâ kırılgan durumda. Finansman için hukuki netlik gerekecek. Avrupa’nın desteği yönetişim standartlarına bağlı olacak. Körfez yatırımcıları güvenlik garantileri talep edecek.
Türk politika yapıcıları ise girişimin Ankara’nın stratejik özerkliğini zayıflatmak yerine güçlendirmesini güvence altına almak isteyecek.

Sonuç olarak Dört Deniz Girişimi, yalnızca yeni bir enerji koridoru projesi değildir. Başarılı olması hâlinde Türkiye’yi enerji transit ülkesi konumundan çıkararak, Avrasya ile Avrupa arasındaki enerji akışlarının düzenlenmesinde karar verici bir merkez hâline getirebilir.
Bu nedenle projenin gerçek stratejik değeri yalnızca taşınacak petrol ve gaz miktarında değil; Türkiye’nin bölgesel güç mimarisindeki konumunu yeniden tanımlama potansiyelinde yatmaktadır.


